1 Kasım 2010 Pazartesi

İpek Hanım Çiftliği


Uzun zamandır internette karşıma çıkıyordu İpek Hanım Çiftliği.Doğal beslenmeye,çocuklarını doğal beslemeye önem verenlerin bu çiftlikten alışveriş yaptıklarını okuyordum.Bir türlü zaman bulamamıştım kendim incelemeye ve sipariş vermeye.
Organik değil,ninelerimiz dedelerimiz usulü doğal tarım yapılan bir çiftlik burası.Sitesinde kendisi açıklıyor Pınar Hanım neden organik sertifikası almadığını.Ürünlerinde hiçbir zirai ilaç,kimyasal gübre kullanılmadığının altını çiziyor.



Dün akşam bu haftanın sipariş listesi geldi.Listeye baktıkça kendimden geçtim.Neler var neler!Meyve ve sebzelerin yanında kış için hazırladıkları kilerden de birçok ürün var.Sebze ve meyve dışında süzme bal,tahin,domates kurusu,domates tozu,birkaç kalıp doğal sabun,patlıcan ve kabak kurusu,tereyağı(anız yağı diye tabir edilen, yeni buzağılamış ineğin ilk ağız sütünden çocuklar için özel bir tereyağı),süt,peynir,armut kurusu ve nar ekşisi siparişi verdim.Cuma günü elimizde olmasını istedim,gelsin bir bakalım,düşüncelerimi yine yazarım.
Bunların dışında daha pek çok şey var.Ev yapımı gözlemeler,yufkalar,çeşit çeşit unlar,baharatlar,şifalı çaylar,salçalar vb...
Bu adresten girip bir bakın siz de.Bakalım hoşunuza gidecek mi?

31 Ekim 2010 Pazar

Meme vermek hayat vermektir...

Annelik tarzını çok beğendiğim,kendime yakın bulduğum sevgili Işıl'ın blogunda görüp dinledim bu şarkıyı ilk. Sizlerle de paylaşmak istedim.


Dar la teta es dar vida...To give breast is to give life...

Meme vermek hayat vermektir...



29 Ekim 2010 Cuma

İki reklam

İlkini ne kadar çok sevdiysem,ikincisinden de o kadar nefret ettim!






































26 Ekim 2010 Salı

Mmmm...Nefis bir levrek tarifi!

Bu akşam yaptığım ve ailecek bayılarak yediğimiz bir tarifi paylaşmak istiyorum:

Mantarlı ve kaşarlı levrek (3 kişilik)

Malzemeler:

2 adet deniz levreği (derisi ve kılçıkları çıkarılmış,iri kuşbaşı doğranmış)
1/2 çay bardağı zeytinyağı
1 paket mantar (350-400 gr.)
6-7 tane taze soğan ( beyaz kısımlarını doğruyoruz sadece)
2-3 domates
3-4 yeşil biber (isteğe bağlı,yoksa veya mevsimi değilse kullanmayabilirsiniz)
1/2 limon suyu
un
tuz
maydanoz
kaşar rendesi

Yapılışı:

Levrekleri unluyoruz,süzgece alıp fazla ununu silkeliyoruz.Zeytinyağını büyükçe bir tavada kızdırıp balıkları atıyoruz.10 dk kadar soteleyip,kenara alıyoruz.

Tavada yağ kalmadıysa biraz daha ekleyip doğradığımız mantarları suyunu çekene kadar kavuruyoruz.Doğradığımız biber ve soğanları atıp çevirmeye devam ediyoruz.Domates rendesini ekliyoruz,yarım limon suyunu da koyup,tuzunu ayarlıyoruz.10 dk kadar daha pişiriyoruz.Sonra kenara aldığımız balıkları da tavaya ekleyip hepsini beraber 3-4 kere harmanlıyoruz.

Bütün malzemeyi fırın tepsisine alıyoruz.Bu esnada gözünüze hiç suyu kalmamış gibi görünürse biraz sıcak su ekleyebilirsiniz.Üstüne ince doğranmış maydanoz ve bol kaşar rendesi serpip alüminyum folyo veya yağlı kağıtla kapatıyoruz.Önceden ısıtılmış fırında kaşarlar eriyene kadar pişiriyoruz.(İsterseniz tepsiyi folyo veya kağıtla örtmeyebilirsiniz ama o zaman maydanozları yemek fırından çıktıktan sonra üstüne serpin.)

Basit ve çok lezzetli bir yemek.Tavsiye ederim.

Afiyet olsun!

21 Ekim 2010 Perşembe

Kefir


Havalar soğuyunca evimizde yeni kefir sezonu açıldı.Yazın çok sıcak olduğu için mayası bozulabiliyor.Geçen sene derin dondurucuya attıklarımdan biraz çıkardım ve tekrar mayalamaya başladım.Ali geçen sene çok severek içiyordu,ama bu sene için şüpheliydim açıkçası.Malum çocukların yemek konusundaki fikirleri değişebiliyor.Bir gün çok severek yediğini ertesi gün istemiyor,sevmediği bir şeyi biraz zaman geçince severek yiyor.Allahtan korktuğum başıma gelmedi ve yine severek içmeye başladı.
Kefir bildiğiniz üzere anavatanı Kafkaslar olan bir fermente süt içeceği.Faydaları saymakla bitmiyor:
Dost bakteriler olarak adlandırılan, bağırsak sisteminde tutunma özelliği olan probiyotik bakteriler içeriyor. Bir kaşık kefirde 70-100 milyon arası probiyotik bakteri bulunmaktadır.

Kefirde doğal olarak bulunan işbirlikçi bakteriler bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Bu özelliği ile simbiyotik bir etkileşim alanı oluşturuyor.

İçerdiği diğer vitamin, mineral ve proteinler kolay ve tamamen sindirildiği için enfeksiyonlara karşı koruyucu, doğal antibiyotik görevini yerine getiriyor.

Kefir; doğal sağlık iksiridir.

Kefirin yoğurttan artı olarak özelliği; sindirim sistemini temiz tutarak konakçı olan diğer faydalı organizmalar için besin sağlamasının yanı sıra sindirim sistemini kolonize etmesidir.

Kefirde, yoğurtta bulunmayan faydalı bakterilerden Lactobacillus cancasus,Leuconostoc Acetobacter türleri ve Streptococcus türleri bulunmaktadır.

Kefirin yapısı ; vücut için yıkıcı patojen özellikte olan mayaların gelişimini kontrol altına alan ve emiline eden saccharomyces kefir ile torula kefir gibi mayaları da içermektedir.
Kefir; sindirim sisteminde zararlı bakteri ve mayaların bulunduğu ortamda mukoz asta yapı oluşturarak ortamı temizler ve bağırsakların direncini arttırır. Bu nedenle escherichia coli gibi patojenlere ve diğer bağırsak parazitlerine karşı daha dirençli bir yapı oluşturur.

Kefir; sindirim sisteminde tam beslenme sağlamaktadır.

Kefirde bulunan bakteri ve mayalar, tam olarak parçalanmamış besinlerin sindirimine etkin bir şekilde yardımcı olarak besin kaybını önlemektedir.
Kefirin ; yoğurda nazaran daha ince tanecikli yapıda olması nedeniyle gerek bebekler gerek yaşlılar gerekse sindirim bozuklukları olanlar için kullanımı kolaylaşmaktadır. Mide ve bağırsaklarda şişkinlik yapmamaktadır.

Kefirdeki laktoz oranı fermente işleminden sonra süte nazaran çok azalmaktadır. Laktoza duyarlı kişiler rahatlıkla içebilirler.

Ayrıca kefirde bulunan CO2 de sindirimi kolaylaştırıcı etki yapmaktadır.

Başta B12 olmak üzere B grubu vitaminleri sentezlemiş olarak barındıran kefirdeki L(+) süt asidi kolayca sindirilmektedir.

Bileşiminde eksogen yağ asitleri ve aminoasitleri de bulunmaktadır.

Kefir; her derde deva şifa kaynağıdır.

Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel aminoasitlerden birisi olan triptofan , mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyum sinir sistemi üzerinde rahatlatıcı etki yapmaktadır.Mineraller ayrıca kemik ve kas yapısını güçlendirmektedir.
Kefirdeki vitaminler kan dolaşımını düzenleyip, kan bozukluklarını giderir. Kandaki antikorları kuvvetlendirip arttırırlar.

Kefir; Hepatit A ve B hastalıklarının tedavisinde yardımcı rol oynamaktadır.

Kefir; doğal enerji kaynağıdır.
Diğer ikinci önemli mineral madde olan fosfor; hücre gelişimi ve enerji ihtiyacı için karbonhidratların ,yağların ve proteinlerin vücuda yararlı olması için büyük kolaylıklar sağlamaktadır.

Tansiyon üzerine renin-anjiotensin etkisi yaparak düzenleme görevi görür.
Kefirdeki fosfor hücrelerin büyüme,bakım ve onarım işlemleri için protein sentezine katılır.

Kefir ; doğal antibiyotiktir.

Kefirde oluşan Asetik asit , H2O2 gibi antibakteriyel maddeler ve doğal antibiyotikler ; E.coli ( Tüberküloz – Verem ), Salmonella
( Malta Humması ) gibi patojen bakterilere karşı koruyucu kalkan etkisi yapmaktadır.

Bileşimindeki bulunan mucize mineral selenyum, hücreler üzerinde antioksidatif etki göstermektedir. Kansere karşı çok önemli faktör olarak değerlendirilen selenyum etkisi, kalp hastalıklarını önlemekte, yaşlanmayı yavaşlatmakta, cinsel gücün devamlılığında popüler bir antioksidan olarak günümüzde öne çıkmıştır.

Kefir; doğal gençlik iksiridir.
Yaşamımız boyunca mükemmel olarak işleyen vücudumuz, yaşımız ilerledikçe dışarıdan gelen saldırılara karşı koruyucu kalkanlarını yitirmektedir. Toksik maddeler, cildi tahrip eden serbest radikaller, ağır metaller, hava kirliliğinden oluşan karbon monoksit gibi zararlı gazlar vücudumuzu bir nevi paslandırmaktadır. Kanser tümörü oluşumu aşamasında oksidasyon sonucu oluşan hücre dışı yapılar hücre bozulmalarına yol açmaktadır.
Doğru beslenme ile alacağımız vitamin ve mineraller paslanmayı giderir ve güçlü bir temizlik işlemi yapar. Dolayısıyla yaşlanmayı yavaşlatır ve birçok hastalığın oluşumunu engeller. Kefirdeki antioksidan vitamin ve mineraller hücre yenilenmesini sağlar.

Kefir; biyolojik olarak insan metabolizmasının sürekli yenilenmesini sağlar.

Kefir sağlıklı ve doğal beslenmeyi sistemize ettiğinden çeşitli hormonların seviyelerini dengeler ve normalleştirir. Başta üreme hormonları olmak üzere kortizol, ensülin ve beyinde önemli işlevi olan serotonin (mutluluk) hormonu ile adrenalin hormonu üzerinde olumlu etkiler yapar.

Kefir mide ve pankreas gibi bazı organların salgılarını arttırarak başta ülser olmak üzere sindirim rahatsızlıklarına karşı iyileştirici rol oynar.
Taneleri karnabahara benziyor.Yapılışı ise gayet basit:
  • Kefir tanelerini cam bir kavanoza (tercihen plastik kapaklı) koyuyorum.Oda sıcaklığındaki sütü ( kaynatılmış çiğ süt veya günlük pastörize süt) üzerine ekliyorum.Yarım litre süte 2-3 çorba kaşığı kefir tanesi yeterli gelecektir.
  • Kapağını çok sıkı olmayacak biçimde kapattıktan sonra ışık almayan bir dolaba üzerine küçük bir mutfak havlusu sararak koyuyorum.
  • Benim mayalama sürem yaklaşık 24 saat.Siz isterseniz,istediğiniz kıvama bağlı olarak daha uzun da mayalayabilirsiniz.Yalnız mayalama süresi uzadıkça içindeki alkol oranı artıyor ve tadı daha ekşi oluyor.
  • Kavanozu açmadan önce hafifçe çalkalayıp plastik bir süzgeçten geçiriyorum.Bu nokta önemli çünkü kefir tanelerine metal değmemesi gerekiyor.
  • İyice süzdükten sonra süzgeçte kalan taneleri musluğun altında sudan geçirip üzerilerinde kalan sütten arındırıyorum.(Bazı yerlerde içme suyuyla yıkanması tavsiye ediliyor ama ben hep musluk suyuyla yıkadım,hiçbir bozulma olmadı.)
  • Tekrar temiz bir kavanoza doldurup işleme baştan başlıyorum.

Süzdüğünüz kefiri içeceğiniz zamana kadar buzdolabında saklayabilirsiniz.Ben sabahları yapıyorum,akşama kadar buzdolabına koyuyorum.Ali akşam yemeğinde içiyor,biz de duruma bağlı olarak ya yemekte ya da yatmadan önce içiyoruz.Sağlıklı beslenmeyle pek alakası olmayan Eren bile çok severek içiyor,hatta 'Hadi,ne zaman yapacaksın kefir?' diye sorup duruyordu mayalamadığım zamanlarda. :)
Ha unutmadan,mayaladıkça kefir taneleri çoğalıyor.Çoğaldıkça ayırıp küçük kavanozlara alıyorum,üstüne süt ekleyip derin dondurucuya atıyorum.Uzun süre yapamayacak olduğunuzda da aynı işlemi uygulayabilirsiniz.Ama birkaç gün yapamayacak iseniz yine bir kavanoza alıp üstünü örtecek kadar içme suyu veya süt koyup buzdolabına koyabilirsiniz.Ara verdikten sonra ilk 2-3 gün tam tadını bulamayabilir,sonra tekrar toparlıyor.Bozulduğunu tanelerin değişen yapısından anlayabilirsiniz ama zaten kolay kolay bozulmuyor.

17 Ekim 2010 Pazar

Evde doğumu sonuna kadar destekliyorum!


Çok etkilendim peaceful parenting sitesinde gördüğüm,sezaryen kesisi izini gösteren aşağıdaki resimden:








Balta unutur...Ağaç hatırlar...( Afrika atasözü )



Ve aşağıdaki şiir:



Because we are too short,
too tall,
too thin,
too small of foot,
too old,
too young,
too wide,

and our pelvises are too narrow,
too small,
too untried,
or unproven,
or the wrong shape,


and our uteruses are too scarred,
or pointing the wrong way,


or we are too multiparous,
too fertile,
too infertile,
too female,
too small,
too big,
too fat,
too emotional,
too detached,
too strong,
too weak,
too intelligent,
too well designed to birth,
not designed well enough,


and our vaginas are too scarred,
too unproven,
not stretchy enough,
or too stretchy,


and we're too inconvenient,
too unpredictable,
too demanding,
too informed,
too loud,
too messy,


and our bodies labour too long,
or not long enough,


and our cervices don't dilate 1 cm an hour on command,


and because when you hire a surgeon you get surgery,


and hospitals are for sick people,


and for so many other reasons,


we are part of the HOMEBIRTH movement.


~ Janet Fraser


Bütün hislerimi dile getirmiş.


Normal seyreden bir hamilelik süreci sonunda gerek ilk doğumda,gerekse sezaryen sonrası vajinal doğumda,en yakın hastaneye makul bir sürede ulaşım şartıyla, evde doğumu sonuna kadar destekliyorum.En doğrusu olduğuna inanıyorum.

12 Ekim 2010 Salı

Küçük istavritin öyküsü

Bunu da yıllardır cüzdanımda taşırım.Ama hangi gazeteden,ne zaman kesmişim hatırlamıyorum.Şairi de yazmıyor altında ama şu anda google'dan baktım,Serdar Sıralar'ın şiiriymiş.

Nedendir bilmem,son üç mısrasını her okuduğumda boğazım düğümlenir,ağlayacak gibi olurum...



KÜÇÜK İSTAVRİTİN ÖYKÜSÜ

Küçük istavrit, yiyecek bir şey sanıp hızla atıldı çapariye
önce müthiş bir acı duydu dudağında
gümbür gümbür oldu yüreği,
sonra hızla çekildi yukarıya...

Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü
neye benzerdi acep gökyüzü.
bir yanda büyük bir merak,
bir yanda ölüm korkusu.

"Dudağı yarıklar" denir, şanslıdır onlar,
hani görüp de gökyüzünü, insanı,
oltadan son anda kurtulanlar...
ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
küçük istavrit anladı; yolun sonu.

Koca denizlere sığmazdı yüreği.
oysa, şimdi yüzerken
küçücük yeşil leğende,
cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.

İnsanlar gelip geçtiler önünden,
bir kedi yalanarak baktı gözünün içine
yavaşça karardı dünya,
başı da dönüyordu.
Son bir kez düşündü derin maviyi,
beyaz mercanı, bir de yeşil yosunu.

İşte tam o anda eğilip aldım onu.
yürüdüm deniz kenarına bir öpücük kondurdum başına,
iki damla gözyaşından ibaret
sade bir törenle, saldım denizin sularına.

Bir an öylece bakakaldı
sonra sevinçle dibe daldı.
gitti tüm kederimi söküp atarak,
teşekkürü de ihmal etmemişti.
bir kaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak.

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme.
Sorar gibiydiler, neden yaptın bunu, niye?
"Bir gün dedim, bulursam kendimi
yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz,
son ana kadar hep bir umudum olsun diye..."

10 Ekim 2010 Pazar

Kararsızlığımız!

Gabriel Garcia Marquez'den...



''Yaşlı ve çirkin tüccar,karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş.Sabaha karşı,yaşlı adamın uykuya dalmasını bilen genç kadın,soyguncu dostlarını çağırmış.Ne var ki tüccar,uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya,dövüşmeye başlamış.Haydutlar ne kadar vururlarsa vursunlar,bu zayıf ve çirkin bedende hiç yara açılmadığını,can alıcı darbelerin hiç iz bırakmadığını görmüşler.En keskin bıçak,en acımasız kılıç bile tüccara bir şey yapamıyormuş.

Sonunda korkup kaçmışlar.Dövüşü izleyen kadın,yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş,bir kez daha,ama bu kez 'aşk' adına tüccarla sevişmek istemiş.Onu hayranlıkla,arzuyla,şefkatle okşamaya başlamış.Gelgelelim,kadının her dokunuşunda tüccarın bedeninde yeni bir yara beliriyormuş.

Dövüşün,bıçakların,kılıçların açtığı yaralarmış bunlar...

Yaralar,içten bir şefkat ve ilgi görene kadar gizli kalmışlar.Sonunda tüccar kanlar içinde kadının kollarına yığılıp ölmüş.''



Tam da bu türden hayatlar yaşamıyor muyuz?Aşktan bunca korkmamız da bu yüzden değil mi?Kimsenin kollarında yığılıp can vermek istemiyoruz.Çünkü zaten,her yanımız kılıç yaralarıyla dolu.Ama bir şekilde kapanmış,kabuk bağlamış yaralar onlar...

Nasıl yapmışsak yapmışız,üstesinden gelmişiz.Ama biri,o kabuk tutmuş yaraları okşamaya başladığında,yaralar tekrar açılıveriyor ve hepsinden oluk oluk kan akmaya başlıyor.Birine teslim olduğumuzda,kendimizi anlatmaya başladığımızda,içimizi döktüğümüzde,bedenimiz ve ruhumuz kan revan içinde kalıveriyor.

O yüzden değil mi kendimizi tutmamız?Birine teslim olmaktan korkmamız?

''Anlatsam mı anlatmasam mı?'' kararsızlığımız...


Bu kısa hikayeyi yıllar önce Milliyet'te Melih Aşık'ın köşesinde okumuş,beğenmiştim.Hatta kesip cüzdanıma koymuştum.

Paylaşmak istedim.

7 Ekim 2010 Perşembe

SSVD(Sezaryen sonrası vajinal doğum)





Son anda yapılan ve 'kurtarma operasyonu' olarak tabir edilebilecek bir sezaryen ameliyatı dışında,sezaryen olmuş olan hemen her kadın sonradan doğumunu sorgular.''Acaba''lar ve ''keşke''ler zihninde uçuşur durur.Normal doğumu 'anormal' bulan,belli bir tarihte çocuğu aldırıvermeyi(!),burcunu belirlemeyi,önemli bir tarihe denk getirmeyi vb. normal sayanlar konumuzun dışında tabii.





Bu iç hesaplaşmalardan sonra ikinci veya üçüncü gebelik dönemi gelir çatar ve iç sesini dinleyerek,doğumun o muhteşemliğinin,o büyülü anın tadına varmayı isteyen her kadın resimdeki soruyu sorar kendine:SSVD? Tekrar sezaryen?


Ülkemizde bilinen 'bir kere sezaryen hep sezaryen' yargısı artık değişiyor.Gerek Türkiye'de gerkse dünyada SSVD yapan kadınların sayısı her geçen gün artıyor.




Dr.Kağan Kocatepe'nin hemen hemen bütün gebelerce takip edilen http://www.gebelik.org/ adresinden alıntılıyorum aşağıdaki yazıyı:




Günümüzde sezaryenle doğum yapmış olan anne adayı sayısı, tarihte hiç bir zaman görülmemiş kadar yüksektir. Bunun en önemli nedenleri arasında, bundan yaklaşık 25 yıl önce Amerika’da “sezaryenin en iyi doğum şekli olduğu” konusundaki görüşü benimseyen ve bu görüşü uluslararası platforma taşıyarak diğer ülke doktorlarını da etkileyen (ve dolaylı yoldan anne adaylarını) ikna eden doktorların varlığı yer alır. Bundan tek etkilenmeyen ülkenin Almanya olduğu tahmin edilmektedir.





Amerika’da bu sezaryen “furyası” 1986′da maksimuma ulaşmış olup, o zamanlar %30-40′larda olan sezaryen oranları, son yıllarda düşüş göstermeye başlamıştır. Bu düşüşe en etkili olan olaylardan biri de sezaryen sonrası vajinal doğumun mümkün olduğunun anlaşılması ve klinik durumu uygun olan anne adaylarına bunun uygulanmasıdır.





Ülkemizde de özellikle İstanbul’da sezaryenle doğum oranları bazı hastanelerde dikkat çekecek kadar yüksektir. Tıp Fakülteleri gibi, daha çok yüksek riskli hastaların sevkedildiği merkezler hariç bırakılırsa, özellikle özel hastanelerin bir kısmında sezaryenle doğum oranları, normal doğum oranlarından yüksektir.




Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) hem riski düşük hem de riski yüksek anne adayı tedavisi üstlenen bir merkezin ortalama sezaryen oranının %17 olması gerektiği görüşünü savunmaktadır. DSÖ, bir merkezin sezaryen oranının bu oranın üstüne çıkması durumunda, o merkezin “sezaryen yapılma nedenlerini tekrar gözden geçirmesi gerektiği” görüşünü taşımaktadır.




Günümüzde çoğu merkezde oran %15-25 arasında değişmekte ve merkezlerin önemli bir kısmında önde gelen sezaryen nedeni daha önceki doğumun (ya da doğumların) sezaryenle gerçekleşmiş olmasıdır.
Sezaryen kararı verirken en önemli etken elbette kitabi bilgiler ve DSÖ verileri değil, doğuma yardım eden kişinin (yani kadın-doğum uzmanının) o doğum hakkında taşıdığı histir. Bu karar da doktorun edindiği tecrübelere, doğumun yapılacağı yerin koşullarına, anne adayının ikna olması gibi faktörlerle yakından ilişkilidir.







Sezaryen sonrası neden yine sezaryen?





Sezaryen ne kadar usulüne uygun olarak gerçekleşirse gerçekleşsin her seferinde uterusta bir “yara izi” bırakır. Bu yara izi de ne kadar iyileşirse iyileşsin, yeni bir gebelikte uterus yeniden büyümeye başladığında ve doğum eyleminde meydana gelen kasılmaların etkisiyle oluşan gerginlik nedeniyle açılmaya ve ileri durumlarda yırtılmaya eğilim gösterir. Bu açılma eğilimi özellikle önceki sezaryendeki uterus kesisi (cilt kesisiyle karıştırılmamalıdır) “klasik” yani dikey olanlarda yüksektir.





Ancak günümüzde sezaryenlerin önemli bir kısmı “alt segment yatay kesi” adı verilen uterus kesisiyle uygulanmaktadır. Alt segment yatay kesi iyileştiğinde yeni bir gebelik ve doğum eyleminde bu tür kesiler çok daha az gerilir ve açılma ve yırtılma olasılıkları çok daha düşüktür.






Daha önce sezaryenle doğum yapmış bir anne adayında bu neden pelvis (“çatı”) darlığı gibi yeni gebelikte de devam eden bir olaysa, zaten aynı neden devam etmektedir. Bu nedenle bariz pelvis darlığı olan bir anne adayı tüm doğumlarını sezaryenle gerçekleştirme durumundadır. Ancak şu da bilinmelidir ki, bariz pelvis darlığı gerçekte çok sık rastlanan bir durum değildir






Bir anne adayının geçirmiş olduğu sezaryen sayısı arttıkça artan riskler nelerdir?




Sezaryen sayısı arttıkça uterusa yapılan kesi sayısı artar ve oluşan nedbe dokusu yeni bir gebelikte gerilerek açılmaya ve yırtılmaya daha da duyarlı hale gelir.




Sayı arttıkça ameliyata bağlı, ameliyatın doğal sonucu olarak karın içinde meydana gelen yapışıklıklar artar. Bu yapışıklıklar yeni bir ameliyatta uterusa ulaşılmasını zorlaştırabilir ve/veya uterusa ulaşılmaya çalışılırken mesane gibi komşu organların zedelenmesine neden olabilir.




Sayı arttıkça doğası gereği uterus kesisi yakınlarında yerleşim göstermeyi “seven” plasentanın doğum kanalına yakın ve hatta bu kanalı kapatacak şekilde yerleşme olasılığı artar. Placenta previa adı verilen bu durum, plasenta dokusu uterusun kas liflerinin içinde yerleştiği durumda (accreata-”akreata” okunur) daha da karmaşık bir hal alır ve cerrahi işlemin seyrini zorlaştırabilir ve oldukça komplike hale sokabilir.






Bir kadın maksimum kaç kez sezaryen olabilir?




Yukarıda bahsedilen riskler daha önceden bir kez sezaryenle doğum yapmış bir kadının yeni bir gebelik ve doğum eyleminde nispeten az ortaya çıkarlar. Ancak özellikle ikinci sezaryen sonrasında üçüncü bir sezaryen uygulanan kadınlarda yukarıda bahsedilen risklerin sayısı sezaryen sayısı arttıkça eksponansiyel (“sayı arttıkça her artışta daha da hızlı artan” bir şekilde) artış gösterir. Ortadoğu ülkeleri gibi çocuk sayısının özellikle “önemli” olduğu ülkelerde kadınlara 8 adet sezaryene kadar uygulandığı literatürde görülmektedir. Yine de bir kadın için olan mantıklı olanı ideal olarak iki, maksimum üç sezaryenle ailesini tamamlamasıdır.





Hangi ülkelerde SSVD uygulanıyor?




Amerikada %19.9, Norveçte %5.7, İsveçte %53 anne adayına SSVD önerilmekte ve uygulanmaktadır.





SSVD uygulanması için gerekli koşullar nelerdir?





Anne adayı SSVD konusunda istekli olmalı ve zorlanmamalıdır.




Anne adayının pelvis (“çatı”) yapısı normal doğum yapmaya uygun olmalıdır.



Anne adayında uterus şekil bozukluğu, ya da önceki doğumlarında uterusun yırtılması gibi bir durum söz konusu olmamalıdır.




Anne adayı daha önceden yatay kesili bir ya da en fazla iki sezaryen geçirmiş olmalıdır.


Bu açıdan her çiftin sezaryen sonrası hastaneden taburcu olurken kendisine verilen ameliyat notunu muhafaza etmesi (veya bunun verilmesini talep etmesi) çok önemlidir. Zira önceki sezaryende yatay kesi kararı verilerek başlanmış bir sezaryen çeşitli nedenlerle dikey kesiye dönüştürülmüş olabilir ve bu da ameliyat raporunda belirtilir. Böyle bir durumda SSVD’dan vazgeçmek gerekebilir.


SSVD uygulanacak merkezin koşulları çok önemlidir. SSVD uygulandığında tüm eylem boyunca bebeğin kalp atışları ve uterus kasılmaları yakından izlenmeli, acil bir sezaryen için ekip ve ameliyathane hazır bulunmalı, merkezde anne ve bebek yoğun bakım ünitesi bulunmalıdır.




Hangi durumlarda SSVD uygulanması sakıncalıdır?





Daha önce dikey klasik insizyonla sezaryen öyküsü




Uterusun doğum eyleminde yırtılması (rüptür) öyküsü




Daha önce çeşitli nedenlerle uterusa yapılmış cerrahi işlemlerde uterusa derin kesiler yapılmış olması (myom operasyonlarında olduğu gibi).


Mevcut gebelikte normal doğumu zorlaştıracak etkenlerin varlığı (iri bebek gibi)




Daha önceki sezaryen nedeninin devam etmesi (dar pelvis gibi)





İkiz gebelik, makat gelişi, miad geçmesi gibi nedenler tam bir engel teşkil etmemekle birlikte SSVD uygulanırken çok daha dikkatli olunması gereken durumlardır.




SSVD karar verildiğinde bunun başarıyla sonuçlanma (vajinal doğumun gerçekleşmesi) olasılığı nedir?




SSVD için ideal şartlar taşıyan bir anne adayının sağlıklı bir şekilde vajinal doğum yapma olasılığı %75 civarındadır.




Geriye kalan %25 anne adayında çeşitli nedenlerle SSVD yarıda kesilir ve sezaryenle doğuma geçilir. SSVD’nin yarıda kesilmesinin en önemli nedenleri arasında doğum eyleminin yeterince hızlı ilerlememesi yer alır. Bunun dışında eski dikiş yerinin açılma ve yırtılma şüphesi varlığında da doğum sezaryenle gerçekleştirilir.




Daha önceden yatay kesi ile sezaryen olmuş bir anne adayında uygun koşullar varlığında eski kesi yerinin açılma ve/veya yırtılma olasılığı yaklaşık binde iki-%1′dir.




Özetle sezaryenle doğum yapmış olmak, takip eden doğumların mutlaka sezaryenle gerçekleşmesi gerektiği anlamına gelmez. SSVD önceki sezaryeni fetal distres veya makat gelişi gibi o gebeliğe özgü bir nedenden uygulanmış anne adaylarının vajinal yoldan doğum deneyimini yaşamaları için iyi bir seçenek teşkil eder. Ancak anne adayının gebeliği SSVD için uygun koşulları taşısa bile, SSVD uygulanacak merkezin koşulları uygun değilse, ekip SSVD konusunda tecrübeli değilse, anne adayı SSVD konusunda istekli değilse ideal olanı sezaryen sonrası doğumun tekrar sezaryenle gerçekleşmesidir.











SSVD için olmazsa olmaz 2 şart var:Birincisi annenin gerçekten istekli ve kendine güveniyor olması.İkincisi ise sizi bu yolda destekleyecek bir doktor bulmak ve kendinize güvendiğiniz kadar doktorunuza da güvenmek.Gerçi,ülkemizde çoğu doktor sezaryene bahane ararken ve de bulup(!) anneyi yönlendirirken,bu konuda sizi destekleyecek doktoru çok da kolay bulamayabilirsiniz.Ama sayıları pek fazla olmasa da,var.Halihazırdaki doktorunuzu da-eğer karşı bir tutum sergilerse-okuyup bilgilenerek,öğrendiklerinizi paylaşarak,kararlılığınızı göstererek de ikna edebilirsiniz tabii,orası size kalmış.


SSVD yapmayı düşünenlere öncelikle mutlaka http://health.groups.yahoo.com/group/ssvd/ adresine üye olmalarını öneririm.Burada her türlü sorunuza cevap bulabilir,SSVD yapanların tecrübelerinden yararlanabilir,birbirinden güzel SSVD hikayeleri okuyabilirsiniz.Sitenin kurucusu Nilay Güler'le yapılan röportaj da burada.


Bunların dışında faydalanabileceğiniz adresler:


http://www.childbirth.org/section/VBACFAQ.html


http://en.wikipedia.org/wiki/Vaginal_birth_after_caesarean


http://www.americanpregnancy.org/labornbirth/vbac.html


http://www.vbac.com/




http://www.babycenter.com/0_vaginal-birth-after-cesarean-vbac_1420895.bc



4 Ekim 2010 Pazartesi

Doğadaki son çocuk

''...Doğayla ilişkimizdeki değişim ürkütücü boyutlarda.Daha yakın geçmişte yaz kampı denildiğinde çadırların kurulduğu,orman yürüyüşleri yapılan,bitki ve hayvanlar hakkında bilgi edinilen,hayaletler ya da dağ aslanlarıyla ilgili öykülerin anlatıldığı yerler anlaşılırdı.Bugün karşınıza çıkacak bir 'yaz kampı' büyük olasılıkla ya bir zayıflama kampı ya da bir bilgisayar kampı olacaktır.Yeni kuşak için doğa bir gerçeklikten çok bir soyutlamadır.Yakın zamanlı bir televizyon reklamında;bir dağda nefes kesici güzellikte bir dere boyunca hızla ilerleyen bir dört çeker arazi aracı gösteriliyor;arka koltukta iki çocuk,camların ardındaki manzaraya ve dereye ilgisiz,arabadaki açılır kapanır ekrandan film izliyorlar.

...Bu yoksunluğu gidermeye,yani çocuklarımızla doğa arasındaki zedelenmiş bağı onarmaya ihtiyacımız var;yalnızca estettik ya da vicdani duygularımız nedeniyle değil,aynı zamanda zihinsel,fiziksel ve manevi sağlığımız da buna bağlı olduğu için.Burada aynı zamanda yer kürenin sağlığı da söz konusu.Gençlerin doğaya bakışları ve kendi çocuklarını yetiştirme biçimleri,şehirlerimizin ve evlerimizin tasarımını ve koşullarını,yani günlük yaşamlarımızı da şekillendirecek.


...çocuklarımız televizyonun önüne oturduklarında tepelerine çöküyor ve çıkıp dışarıda oynamalarını istiyoruz.İyi ama nerede?Nasıl?Yeni bir organize spora başlayarak mı?Bazı çocuklar sürekli organize olmayı istemiyor.Hayal güçlerini çalıştırmak istiyorlar;bir su akıntısının onları nereye götüreceğini görmek istiyorlar.


...Amerikalı bir araştırmacı,bir çocuk kuşağının yalnızca iç mekanlarda yetiştirilmenin de ötesinde,küçük yerlere kapatıldığını öne sürüyor.Maryland Üniversitesi'nde hareketbilim profesörü Jane Clark'ın deyimiyle bu 'kutulanmış çocuklar' giderek daha fazla araba oturaklarında,mama sandalyelerinde ve hatta tv izlemek için yapılmış bebek oturaklarında zaman geçiriyor.Dışarı çıktıklarında genellikle,yine bir çeşit kutu olan pusetlere konuyor ve yürüyen ya da koşu yapan anne babalar tarafından itilerek hareket ettiriliyor.Çocuk kutulama işlemi büyük ölçüde güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da çocukların uzun vadedeki sağlıkları riske atılıyor.''

TÜBİTAK'ın Popüler Bilim Kitapları serisinden çıkan ve Richard Louv tarafından kaleme alınan Doğadaki Son Çocuk-Çocuklarımızdaki doğa yoksunluğu ve doğanın sağaltıcı gücü , doğadan günbegün kopuşumuzun bedenimize,ruhumuza ne gibi zararlar verdiğini,bu zararların özellikle çocuklar üzerindeki etkisini yapılan birçok araştırmayla çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.


Doğada oynamanın suç haline gelişinden,doğanın yaratıcılığı nasıl beslediğine,bahçelerin ve ev hayvanlarının sağaltıcı gücünden,şehirlerin nasıl doğallaşacağına ilişkin birçok konu ayrıntılarıyla ele alınıyor.

Ben bu konuyu fazlasıyla önemsiyorum.En basitinden, Ali'yi her gün mutlaka dışarıya çıkarmaya çalışıyorum.Çıkaramazsam-ki 13 aydır bir elin parmaklarını geçmez herhalde çıkmadığımız günler-gün ışığı,güneş ışığından faydalandıramazsam,eli ayağı toprağa çimene değmezse,sanki yaşaması için mutlaka gerekli olan bir ilacı vermeyi unutmuşcasına huzursuz oluyorum.

Kitabın arkasında 'yapabileceğiniz 100 şey' adlı bölümde bir cümle var:''Kötü hava yoktur,yalnızca yanlış kıyafet vardır.'' İşte ne zamandır anlatmak istediğim şey buydu.

Genelleme yapacak olursak havaya çok bağımlı yaşayan bir toplumuz biz.Çok soğuk der çıkmayız,çok sıcak der çıkmayız.Bilmiyorum başka milletlerde havanın nasıl olduğu insanların gündelik hayatını bu kadar etkiliyor mudur?Sanmıyorum.

Bırakalım yağmur altında oynayıversin çocuğumuz bir kere de.Su birikintilerinde zıplasın,akan sularda kağıttan kayığını yüzdürsün.En fazla üşütür biraz,ne çıkar?

30 Eylül 2010 Perşembe

Thoreau'dan...


İşte bizim engin,yabanıl,inleyen anamız Doğa;bir leopar gibi olanca güzelliğiyle,çocuklarına olanca şefkatiyle,yayılmış her yere.Ne var ki çok zamansız kesildik memesinden;ve toplumun,yani insanın sadece insanla ilişki kurduğu o kültürün içine düştük.
Henry David Thoreau
Ben tekrar onun kollarına,memesine dönmek istiyorum.Şimdilerde elimden geldiğince,kısa da olsa her fırsatta...Ama biliyorum ki bir gün -çok uzun bir zaman almayacak bu,hissediyorum- elim bir topraktan çıkacak yeni fidemizi okşayarak,bir ağaca uzanacak verdiği ilk meyveyi tatmaya;bir göğsümü dayayacağım bahçedeki çama,bir sırtımı yolun başındaki çınara...

29 Eylül 2010 Çarşamba

Sünnet!



Erkek çocuk anne-babasıysanız eğer,sünnet konusu doğumdan itibaren gündeminize girer.Dini inancınız olsa da olmasa da bu konu fazla sorgulanmaz,üzerinde düşünülmez.Kısa kesilir! anlayacağınız :)

Türk toplumunun hassas noktasıdır,ama bir bakalım sünnet neymiş?

Temelde dört tip erkek sünneti vardır:

1.tip:Bu tip,üstderinin tamamen kesilmesini içerir.Sünnet derisinin penisten tamamen ayrılmadan kesildiği bu sünnet türü en basitidir.Asya'nın bazı ülkelerinde,Afrika'nın bazı yerlerinde ve bazı Pasifik Okyanusu adalarında yaygındır.

2.tip:Genelde Yahudiler tarafından uygulanan sünnet şeklidir.Sünnetçi,sol eliyle üstderiyi sıkıca kavrar.Çıkarılacak miktarı belirledikten sonra,penis başını korumak için bir koruyucu yerleştirir.Sonra koruyucu hizasından üstderiyi bir defada keser.Operasyonun bu bölümüne milah adı verilir.Mukoz tabaka ortaya çıkarılıp merkezden koronaya kadar yırtılır.Bu kısma da periah adı verilir.

3.tip:Bu tip genelde penisin tüm derisini soymayı içerir.Güney Arabistan'da ortaya çıkmıştır ve muhtemelen hala uygulanmaktadır.

4.tip:Bu tip,idrar kanalının testislerden penis başına kadar yarılıp açılmasını içerir.Aborjinler tarafından hala uygulanmaktadır.





Kadın sünnetinin de dört türü vardır:

1.tip:Ya sadece üstderinin alınmasını ya da klitorisle birlikte kesilmesini içerir.

2.tip:Klitorisin ve küçük dudakların kısmen veya tamamen kesilmesini içerir.

3.tip:Dış ve iç dudakların kesilmesini ve vajinanın dikilerek girişin kapatılmasını içerir.

4.tip:Hepsinin yanı sıra vajinanın kesilmesi,yakılması,dağlanması gibi bir vahşeti içerir.



Kadın sünnetiyle erkek sünneti arasında temelde bir fark yoktur.Her ikisinin de temel amacı cinsellikten alınan hazzı azatmaktır.Kadın sünneti daha küçük bir alanda uygulanırken,erkek sünneti daha çok toplum tarafından benimsenmiştir o kadar...

Üstderi sadece bir deri parçası değildir

Üstderi insan bedenin gelişmiş,duyarlı,işlevsel bir organıdır.Koruyucu işlevi,duyarlılık işlevi ve cinsellik işlevi vardır.Sünnet,işte bu sağlıklı deri dokusunun en az yüzde elli birini,hatta yüzde seksene varan bölümünü yok eder.Oysa doğa,penisin üzerindeki deriyi penisin tamamını kaplaması için yaratmıştır.

Bir doktor,ortada tedavi gerektiren bir durum yokken bir çocuğu anne babası istedi diye ameliyat edebilir mi?Anne baba istedi diye sağlıklı bir çocuğun kulak memesini kesebilir mi?Göz kapağını alabilir mi?Başka hangi ameliyatı bir doktor anne babalrın taleplerine göre,kendisini savunamayan bir başka insan üzerinde gerçekleştirebilir?Oysa sünnette yapılan tam olarak budur.

Günümüzde hala sünnetin gerekçesi olarak gösterilen cinsel yolla bulaşan hastalıklar,penis kanseri,fimosis,penis başının iltihaplanması,idrar yolları enfeksiyonu,AIDS gibi hastalıkların sünnetle hiçbir alakası yoktur.Bunlara dair herhangi bir bilimsel kanıt mevcut değildir.(Daha ayrıntılı bilgi için lütfen aşağıda verdiğim kaynaklara göz atınız.) Kaldı ki sünnet yüzünden zarar gören ve ölen çocuk sayısı bütün bu hastalıklara yakalananların sayısıyla rahatlıkla yarışır.

Kadınların dış genitalleri de enfeksiyonlara maruz kalabilir diye alınmalı mı?İlerde çürüyebilir diye sağlam dişinizi çektirir misiniz?İlerde kızınız rahim kanseri olabilir diye rahmini şimdiden aldırır mısınız?Abartılı örnekler mi?Aradaki fark ne?



Sünnetin gerekli olduğu çok az durum vardır:

Donma:Donmanın en son noktasında kısmi ya da tam amputasyon yapılabilir.Kangrenli bacağın kesilmesi gibi.

Kangren:Diyabet veya alkolizm,kan dolaşımı sorunlarından dolayı üstderinin kangren olmasına neden olabilir.

Kanser:Üstderi kanseri oluşursa sünnet gereklidir.

Bunların hiçbiri yoksa kim ne derse desin sünnet gerekli değildir.


Yenidoğan sünneti

Son yıllarda bebeğin daha az acı hissedeceği,yarasının çabuk iyileşeceği,sonradan hatırlamayacağı gibi sebeplerle yenidoğan sünnetinde büyük bir artış var.Fakat bunların hiçbiri doğru değildir.

Anestezi kullanıldığında acıyı azaltıyor fakat tamamen ortadan kaldırmıyor.Ameliyat sonrası da acı henüz geçmeden etkisini yitiriyor.

Bazı doktorlar bebeğe lidocaine iğnesi vuruyor.İğnenin kendisi en az sünnet kadar acı verici.Ayrıca daima etkisi olmadığı gibi,sinirlere ve damarlara da kalıcı zarar verebiliyor.

Sünnet sonrası bebeğin nörolojik şok nedeniyle uyuyor görünmesi anestezi yapıldığı izlenimi uyandırabiliyor.

Sünnet sonrası davranış değişiklikleri de artık sıklıkla rapor edilmeye başlanmıştır.Anne ile bağlılıkta sorun,uyku problemleri,durgunlaşma bunların başlıcalarıdır.Olumsuz sonuçları olayın üzerinden yıllar geçtikten sonra ortaya çıkmakta,o zaman da sünnetle bağlantısı kurulmamaktadır.

Kısacası pipi yarası çabuk iyileşiyor belki ama,ya ruhundaki yara?

Daha yazılacak çok şey var,merak ettiklerinizi aşağıda verdiğim adreslerde bulabilirsiniz.

Son olarak kişisel notum:

''Ezber''e pabuç bırakmayacağımı annelik manifestomda belirtmiştim.Siz de bırakmayın.Okuyun, bilgilenin,araştırın,SORGULAYIN!

İçinize sinmeyen, aklınıza yatmayan bir şeyi yapmayın...Bütün dünyayı karşınıza almak pahasına bile olsa...

Yararlanılan kaynaklar:

Nil GÜN Sünnet!Sünnetle ilgili yalanlar ve gerçekler Kuraldışı Yayınevi

http://www.intactamerica.org/

http://www.nocirc.org/

http://www.mothersagainstcirc.org/

http://www.askdrsears.com/html/1/t012000.asp

http://www.askdrsears.com/html/10/t101500.asp

http://www.drmomma.org/2010/02/dr-dean-edell-statement-on-circumcision.html

6 Eylül 2010 Pazartesi

Yaşasın basit hayat!

30'lu yaşlar bana iyi geldi.

Anne olmak da öyle...
Yüzümü doğadan,doğaldan yana dönünce hiçbir soru işareti kalmadı kafamda.Zihnim berraklaştı,düşüncelerim netleşti.

Kendimi buldum ben...

Sadece yiyecek,içecek,kullandığımız kimyasallar çerçevesinde değil;davranışlarım ve tepkilerim anlamında da...

*********

Basitleşiyorum gün geçtikçe.Her şeyin en basiti,en sadesi cezbediyor beni.

Düşüncelerim mesela;artık bir erkek gibi düşünmeye başladım.İçinde kırk tilki dolaşan kadın beynimi çıkarıp attım.Her lafın altında bir anlam aramaya çalışmayı bıraktım.Sözlerimin altına bir anlam yüklemeyi de...

Düpedüz dümdüz oldum! :)

Aynı bir erkek gibi...Küçük bir örnek:Bir şey evetse evettir hayırsa hayır.Sorulduğunda neyin var diye,bir şey varsa söylüyorum,yoksa yok diyorum.Derdimi öğrenmeleri için ısrar edilmesini beklemiyorum.

Bütün dış seslere kulaklarımı tıkadım,benim iç sesim bana o kadar yetiyor ki...Meğer ne kadar güçlüymüş de haberim yokmuş.

Çocuk yetiştirmeyi ele alacak olursak mesela -ki en çok bu noktada işe yarıyor belki de o iç ses- bütün uzmanların canı cehenneme ! diyorum,diyebiliyorum.Bu işin uzmanı varsa o da benim!Bir kediye,köpeğe öğretebilir misiniz nasıl annelik yapması gerektiğini?Buna ihtiyacı var mıdır?Bize neden öğretmeye kalkıyorlar?Neden?Çünkü biz buna izin veriyoruz.Başka sesleri kendi iç sesimize tercih ediyoruz.

Kızacağın zaman kızarsın,seveceğin zaman seversin.Bu kadar!

Doğal ol,basit ol,kendin ol...

************

Gıda konusunda fazla bir şey söylemeye gerek yok zaten.Her zaman en doğalı,en katkısızı,en basiti.

''Gerçek gıda '' için savaşmak lazım artık...

Çaba harcamak,incelemek,etiket okumak,kafa yormak lazım...Ne acı...

Ama maalesef böyle, yoksa Yılmaz Özdil'in dediği gibi ne verirlerse onu yiyeceksiniz!

Ah ne çok seviyorum bu yazısını ben...

*************

Uzun zamandır evdeki kimyasallarla da başım dertteydi.

Şimdi teker teker vedalaşıyorum hepsiyle...

Yer silme deterjanları,çamaşır makinesi deterjanı,yumuşatıcı,kireç önleyici,bulaşık makinesi parlatıcısı,lavabo açıcılar,tezgah ve yüzey dezenfektanları,cam-sil,mobilya parlatıcıları...

Ne çok zehir varmış evlerimizde yahu,yazarken yoruldum!

Vücut nemlendiricileri,duş jelleri,hiçbir işe yaramayan pahalı kremler...

Hatta şampuan!

Hatta diş macunu!

Hepsiyle vedalaşıyorum.



Basitlik zor geliyor artık insanoğluna,karmaşıklık kolay...

Vay be!

Hakikaten enterasan bir zamanda yaşıyoruz.

Birçoğunun doğal alternatifi yok gibi mi geliyor? Var!

Bunlar da başka bir yazının konusu olsun.

***************

Güzelim Datça bizi bekliyor şimdi.Tazecik bademler,mis gibi zeytinyağları,zeytinyağlı sabunlar,küçücük köy pazarları...

Sonrasında da bir hafta Bodrum-Gökova arasında tekne...Sakin koylar,dalıp dalıp çıkmak,balık tutmak;oğlum kollarımda, sevgilimin kollarında güvertede uyumak...

YAŞASIN BASİT HAYAT!

Dönünce görüşürüz!

5 Eylül 2010 Pazar

Mavi ışık

Bu şiiri Behçet Necatigil'in,o kadar hoşuma gitti ki...
Basit ama bir o kadar içten cümleler...

Her şeyin basiti güzel,doğalı güzel,sadesi güzel...


Sen bir çiçeksin,
Annen saksı.
Azıcık hastalansan
Odalar yaslı

Sevincimiz, üzüntümüz
Hep sana bağlı,
Senden gelir gücümüz
Doğan güne karşı

Bizim çocukluğumuz
Karanlık paslı,
Sen güneşlerde yaşa
Altın saçlı!

Gökten düşen mavi ışık,
Mavi ışıklarda dünya.
Evlerin yaşaması
Sen olunca.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Onlar bizden zeki!




Düşündüklerimi başkalarının da düşündüğünü görünce mutlu oluyorum.Gerçi bazen 'kimse benim gibi düşünmüyor' diye düşünmek de beni mutlu etmiyor değil hani.

Aşağıdaki yazı 28.09.2009 tarihli Radikal'den...


ÇOCUKLAR SANDIĞIMIZDAN ZEKİ

26/09/2009
'The Philosophical Baby' (Filozof Bebek) adlı kitabın yazarı Berkeley Üniversitesi'nden psikolog Alison Gopnik'e göre çocuklar yetişkinlerin sandığından kat kat zeki. Yani anne babalar puzzle'lar, eğitim setleri, pahalı okullar, özel derslerle çocuğun zekâsını artırayım derken sadece kendini rahatlatıyor, aslında çocuğun canına okuyor


Tüm anne-babalar çocuklarını ‘daha zeki’, ‘daha bilgili’, ‘daha yetenekli’ yapmaya çalışır. En pahalı özel hocalar onların çocuklarına ders versin, en iyi okullara onların çocukları gitsin, en iyisi hep onların çocuklarının olsun isterler. En mantıklı ve serinkanlı olanlarının bile, mesele çocuk yetiştirmek olunca gözü döner. Onlar ‘Aman oğlanı şu çok ünlü ve çok pahalı okula sokalım’, ‘Kızı baleye yazdıralım’, ‘Zekâ geliştirici oyuncak, kitap, hatta mümkünse hap falan alalım’ dedikçe, insan da ‘Bir bildikleri var demek ki’ diye düşünür. Neyse ki Amerika, Berkeley Üniversitesi’nden psikolog Alison Gopnik bir kitap yazdı da bütün bu yöntemlerin boş olduğunu, çocuğu zeki yapacak şeyin bu beyhude çabalar olmadığını, bir çocuğun en iyi okullara gitmeden, zekâ geliştirici oyuncaklarla hemhal olmadan da pekâla zeki, huzurlu, mutlu, iyi bir insan olabileceğini anlattı, içimiz rahatladı. Gopnik kısaca çocuğu ‘daha fazla’ yapacağım diye uğraşmayın, o zaten ‘fazla’ diyor. İşte Gopnik’in kitabıyla ilgili olarak, The New York Times için kaleme aldığı makale...


Nesillerdir psikologlar ve filozoflar, bebek ve çocukların rasyonel düşünceden nasiplenmemiş, mantıklı düşünme yollarından geçmemiş, egosantrik ve ‘tamamlanmamış yetişkinler’ olduklarına inandırdı bizi. John Locke, çocuk zihnini ‘boş bir yazı tahtasına’ benzetti, psikolog (Titri ‘terbiyeci’ diye geçiyor aynı zamanda) William James, çocukların dünyasını ‘Uğultulu bir keşmekeş’ diye tanımladı. Bugün gelinen noktadaysa araştırmacılar, çocukların hiç de ‘edilgen’ varlıklar olmadığını, aksine sandığımızdan daha zeki olduklarını söylüyor.


Yapılan son araştırmalar, çocukların sofistike bir düşünme ve güçlü bir öğrenme yeteneğine sahip olduklarını gösterdi. Geçen sene British Columbia Üniversitesi’nden Fei Xu ve Vashti Garcia’nın yaptığı bir araştırmada çocuklar ‘olasılık’ fikrini gayet güzel anladıklarını ispatladı. Sekiz aylık bebeklerle yapılan araştırmada, bebeklere içinde birkaç tanesi kırmızı olan beyaz pinpon topuyla dolu bir kutu gösterildi. Bir süre sonra kutunun içindeki kırmızılardan dört tanesi çıkarıldı, bebekler pinpon topu dolu kutuya daha bir dikkatli bakmaya başladı, farkı algıladı.

2007 yılında M.I.T’den Laura Schulz ve Elizabeth Baraff Bonawitz’in yaptığı araştırma da, çocukların neden-sonuç ilişkilerini anlama konusunda iyi olduklarını ortaya çıkarmıştı. Aynı yıl ben ve Tamar Kushnir, Berkeley’de bir araştırma yaptık. Bu araştırmada çocuklara ellerindeki cihazı çalıştıran sarı ve mavi butonlar verdik. Sarı olan üç defa basışta iki kez, mavi olan altı basışta iki kez çalıştırıyordu makineyi. Çocuklar bir seferde bu deneyin mantığını çözdü ve sarı butonu kullanmanın daha akıllıca olduğunu anladı.

Bu araştırmaların sonucunda üzücü olan nokta şu ki, bunları anlattığımız ebeveynler, çocuklarının kapasitesinin ne kadar yüksek olduğunu görüp seviniyor ama yine de onlara eskisi gibi davranıp yeteneklerini aşağı çekiyor. Sürekli bebeklerini daha zeki yapacağına inandıkları oyuncaklara, oyunlara, para tuzağı eğitim programlarına başvuruyor, bildikleri yöntemlerden şaşmayıp çocuğun ‘boş’ sandıkları zihnini tıka basa doldurmaya çalışıyorlar.

Odaklanmaları gerektiğini kim söyledi?

Anne-babalar çocuklarının öğrenme güçlüğü çekmesinin nedeni olarak, odaklanma sorununu ortaya koyar. Uzmanlarsa şimdi tek kaşlarını havaya kaldırıp şu soruyu soruyor bu çokbilmiş anne-babalara: Kim demiş çocukların odaklanması gerekiyor diye? Bu, yetişkinlerin derdi. Çocuklar odaklanmadan da öğrenebilir, anlayabilir, alacağını alır, posa bilgiyi de reddeder. Bu şahane değil mi?

Ayrıca yapılan son araştırmalar gösteriyor ki, çocuklara öğrenme yöntemi öğreteceğim derken aslında onların gözünde komik duruma düşüyoruz. Bir kere çocuklar öğrendikleri bir şeyi tekrar öğrenmek gibi bir zahmete girmiyor. Öğrendikleri bilgiyi zihinlerine hemen kaydediyor ve bir daha onunla uğraşmıyorlar. Yani biz yetişkinler gibi öğrendiklerini unutmuyorlar. Biz bilgileri de, deneyimleri de çabuk unutuyoruz. O yüzden çocuğunuza zaten bildiği bir şeyi daha ayrıntılı, daha geniş çapta anlatacağım diye uğraşmayın, yorulmayın. Çocuklar yetişkinlerin sandığı biçimde bir ‘amaç’ları olmadan da eğlenebilir ve deneyim kazanabilir. Yani her işi ‘amaca yönelik’ yapmaz ama bu da fena bir şey değildir. Amaca yönelik iş yapmak ‘öğrenilmiş’ bir şeydir.

Çocukların harika bir özelliği daha var; odaklanacakları şeyi kendileri seçiyorlar. Siz istediğiniz kadar çocuğunuzun bir anda belli bir nesneye, duruma, renge odaklanmasını isteyin; o odak nesnesini kendi seçiyor ve bu bir problemin işareti falan da değil. Çocuklar beklenmedik durumları, olayları, nesne ve kişileri yetişkinlere göre daha iyi ayırt ediyor ve bu durumun nadirliğinden haklı olarak büyüleniyor.

Meşhur deneyi bilirsiniz. Bir grup yetişkine bir video izlettiriliyor ve mesela bir tanesinde oyuncuların kaç kez paslaştıklarına dikkat etmeleri isteniyor. Cevaplar doğru ya da yanlış geliyor bir bir: 12, 20 ,18... Aslında bu deneyin amacı pas saydırmak değil tabii ki. Amaç, yetişkinlerin ne kadar da ‘söyleneni yapan ve amaca odaklanan ve bu sırada da pek çok önemli ayrıntıyı kaçıran insanlar olduklarını ispatlamak. Videoda oyuncuların arkasından goril kostümlü biri geçiyor ve yetişkinlerden başka bir şeye odaklanmaları istendiği için koskoca goril kostümlü kişiyi görmüyorlar. Yani görenlerin sayısı çok az!

Bebekleri yetişkinlerden daha zeki yapan bir başka faktör de beyindeki sinir sayısı farkı. Bebek ve çocukların beyninde yetişkinlere göre daha fazla sayıda sinir hücresi var, sadece bebekler henüz bunların hepsini kullanmayı bilmiyor. Yani en azından bizim kurallarımıza göre kullanmayı... Beyinde plan yapma, entelektüel düşünme, odaklanma, kontrol etme gibi sistemleri düzenleyen beyin korteksi 20’li yaşlara kadar tam olarak gelişmediği için ‘yetişkin gibi’ davranamayan çocuk ve gençleri ‘işe yaramaz’ buluyoruz ama kimyasal olarak düşünme şekli çok başka oluyor işte o yaşlarda.
Bebek beyni, doğası gereği keşfetmeye, öğrenmeye açıktır, bunun için vardır. Bebeklerin öğrenme süreci hızı yetişkinlerinkinden kat kat fazladır. Tıpkı bilgisayar programcılarının bilgisayarlar için dediği gibi; yeni ve boş bir program hızla öğrenir, yenilik katar kendisine, bilen programsa bunları kullanırken yeni bilgi katmaya eskisi kadar yanaşmaz, bildiklerini kullanmaya bakar. İşte insanlar da böyle: Bebekler keşfeder, yetişkinler uygular!

Oyuncak mı? Lütfen komik olmayın!

Yüzyıllardır, en büyük yanılgılarınızdan biri de çocuklara eğlensinler, öğrensinler, yetişsinler ve gelişsinler diye saçma sapan oyuncaklar almak oldu. Gittiniz, plastik bir oyuncak telefon aldınız misal, oysa onun gözü sizin arkadaşlarınızla saatlerce çene çaldığınız gerçek telefondaydı. Gözü de kulağı da sizdeydi, kendi elindekinin bir benzer, bir imitasyon olduğunu sonuna kadar fark ederek... Ve bilseydiniz gerçek telefonu şöyle bir evirip çevirdiğinde daha doğru bir deneyim ve eğlence yaşayacağını, siz de almazdınız zaten oyuncak olanını. Yani aslında çocuklar suretten değil asıldan, oyuncaktan değil gerçek eşyalardan hoşlanıyor. Sandığımız gibi puzzle’ların, zekâ küplerinin, kelime ya da sayı saymayı öğreten oyunların zekâya o kadar da büyük katkısı yok.

Çocuklar için üretilen oyuncaklar, oyunlar, DVD’ler, eğitim programları anne-babaların ‘yufka yüreğinin’ cömertliğinden beslenen birer pazar. Ve bu pazara akıtılan paralar dudak uçuklatacak düzeyde. Bunu bilip biraz uyanık olmakta fayda var. Çocuklar en çok kendi bildikleri yöntemle izlerken, gözlerken öğreniyor. Yani ona bir şey anlatmak yerine kendiniz doğru dürüst davranırsanız sizi gözlemleyen çocuğunuz iyi bir şeyler öğrenecektir. Biliyorsunuz, mucize çocuk yetiştirme yöntemi yok. Her çocuk özel ilgi ister ama onları sıkmayın. Size tek bir önerim var: Çocukların kapasitesini artırayım diye o kadar çaba harcayacağım derken, düşürmemeye gayret edin. Onlar zaten yeterince zeki, hatta korkunç zeki; sadece onları engellemeyin, önlerine çıkmayın, kendi bildiklerinizi dayatıp onları sıradanlaştırmayın. Onların şu anda pırıl pırıl bir beyni, acayip iyi işleyen zihinleri var ve inanın sizden daha zekiler!

İçimizdeki Stewie’ler!
‘Family Guy’ adlı çizgi diziyi izleyenler yukarıdaki yazıyı okurken ailenin en küçük üyesi Stewie Griffin’i hatırlamıştır muhakkak. Stewie henüz kıçında bezle dolaşan, bir yaşını henüz doldurmuş (ve orada kalmış) bir bebek ama anlamadığı konu, bilmediği numara yok. İçinden konuşuyor, onu bir tek evin köpeği (ya da patronu mu demeli) Brain anlıyor, anne-babası ve kardeşleri ona bebek muamelesi çekerken o etrafa okkalı küfürler savuruyor... Stewie’nin tek bir amacı var, annesi Lois’i öldürmek (Çünkü onun aptalca işlerine ve kendisine evcil hayvan ya da bir ‘bebek’ gibi davranmasına dayanamıyor) ve dünyayı ele geçirmek! Hani izlerken, geçirebileceğine de inanıyor insan halinden tavrından. O kadar zeki ki, kimse bilmese de fizikten, müzikten, politikadan, seksten anlıyor. Bush’la, Hitler’le, Amerikan halkıyla, ailesinin izlesin de oyalansın diye açtığı ‘Bugs Bunny’yle dalgasını geçiyor, acayip cool ve kendisini pek sevdirmiyor. Wizard dergisi kendisini tüm zamanların en kötücül karakterleri arasına almış bile. Amerika’da muhalif tavrı yüzünden bir ara yasaklanan bu dizinin yaratıcısı Seth MacFarlane, Stewie karakterini oluştururken, “Çocuklar gerçekten de zeki yaratıklar ve evin en küçüğü olan Stewie bunu yansıtmalı” diye düşünmüş. Stewie’yi çok seven ama abartılı bulanlar artık bu zeki ve acayip cin fikirli çocuğun gerçek hayatta var olduğuna inansın ve içimizdeki Stewie’lerin farkına varsın.

The NY Times’dan çeviren: Elif Türkölmez

27 Ağustos 2010 Cuma

İlk göz ağrım,kutlu olsun ilk yaşın...

Oğlum,

Geçen sene bugün seni kucağıma verdiklerinde,sen o küçücük bedeninle benim ruhum oldun...

İçimi doldurdun,taşırdın...

Bir gözüm Fırat,bir gözüm Dicle oldu...

İki yanağımda iki sel yatağı...



Sonra o hastane yatağı...

Orada büyümeye başladım ben...

Büyüdüm,devleştim,kahramanlaştım...

Bedenim kıpırdayamıyordu ama içim coşuyor,ruhum şaha kalkıyordu sana dönüp baktıkça...



Ve o günden sonra aynı senin gibi her gün büyümeye devam ettim ben de,ediyorum.

Eski sığlığımı düşündükçe,şimdiki derinliğimden korkuyorum.

Sonra korkuyorum evet,ah ne korkular sıkıyor yüreğimi bir mengene gibi bir bilsen sana dair,belli etmiyorum...

''Annelik bu...'' diyorum.

''Annelik,yarı delilik hali...''


Şahane acılarım da olmadı değil hani....

Şimdi kalbimde bir his olarak değil sadece aklımda bir bilgi olarak kalan...

Olsun varsın,geldi geçti...

O ''küçük beden'' hepsine fazlasıyla değdi...



İyi ki doğmuşsun oğlum,iyi ki doğurmuşum...

Benim ''Anneler Günü''m Mayıs'ın ikinci pazarı değil 27 Ağustos olsun...



Hayattaki en büyük amacı sana 'hem kök hem kanat' kazandırmak olan annen...

19 Ağustos 2010 Perşembe

Uzuuuuun uzun emzirmek!




Blogunu severek takip ettiğim açalya'nın son yazısını paylaşmak istiyorum sizlerle öncelikle:


İlk 6 ay anne sütü vurgusu o kadar kuvvetli yapılmaya başlandı ki,sanki 6 ay yeter gibi bir izlenim doğdu son zamanlarda,anlayışı kıt kesimlerde...Bu açıdan güzel bir noktaya değinmiş Açalya.


Dün parkta 15 aylık bir oğlu olan ve önümüzdeki ay işe başlayacağı için memeden kesmek istediğini söyleyen bir komşumuzla konuşuyorduk.'İşe gitmeden önce ve işten gelince emzirirsin,öyle bir düzen oturtsan daha iyi değil mi?' diye sordum.Kendisi de iki yaşına kadar emzirmek istediğinden bahsetmişti çünkü. 'Bi doktora sorayım da!' dedi.


Ben böyle laflar karşısında tıkanıyorum işte.Bu konuyu doktora sormak ne demek?Anneyle bebek arasındaki bu en özel olay hakkında bir doktorun yorum yapması ne demek?Kaldı ki bu konuda birçok doktor birçok değişik şey söyleyebilir.Hal böyleyken sen kalkıp bir doktorun sözüyle hareket edeceksin,öyle mi?Nerde kaldı senin anneliğin?Açalya'nın yazısında '6 ay emzirmeye programlanmış robot sanki' dedikleri gibi bi de 'doktor sözüyle hareket etmeye programlanmış' robotlar var ki onlar daha da fena bana kalırsa!


Dünya Sağlık Örgütü(WHO) ve Unicef bebeklerin EN AZ iki yıl süreyle emzirilmesini öneriyor.Ve dünyada Unicef'in belirlediği emzirme yaşı ortalaması: 4. Evet belki sizin çevrenizde yok ama dünyadaki annelerin büyük bir kısmı çocuklarını nerdeyse okula başlayana kadar emziriyor.Çocuğun bağışıklık sisteminin 5 yaşına kadar gelişmekte olduğu düşünülürse bunun gayet doğru ve normal olduğu da ortaya çıkıyor.

İlk yıldan sonra sütün besleyici değerinin kalmadığını,faydası olmadığını söyleyenlere şu küçük notu düşmek isterim:


İkinci yılda (12-23.aylar arası) günlük 448 ml anne sütü:



  • enerji ihtiyacının % 29'unu

  • protein ihticanın % 43'ünü

  • kalsiyum ihtiyacının %36'sını

  • A vitamini ihtiyacının %75'ini

  • folik asit ihtiyacının %76'sını

  • b12 vitamini ihtiyacının %94'ünü

  • C vitamini ihtiyacının %60'ını

karşılar.

Daha ayrıntılı bilgi için benim severek takip ettiğim ve emzirme konusunda birçok sorunuza cevap bulabileceğiniz http://www.kellymom.com/ adresine göz atabilirsiniz.


Kimin ne kadar emzirdiğini yargılamıyorum ben yanlış anlaşılmasın.Hiç emzirmeyi tercih etmeyen anneler de var,emzirmenin onları mutsuz edeceğine,kendilerine göre olmadığına inanan...anlaması zor ama tamam onları da yargılamıyorum.Ben doğum ve emzirme konusunda sadece şunu söylüyorum:
Tercihler çeşitli ama doğru tektir.Doğru olan DOĞAL olandır.Siz kendi isteğinizle sezaryeni ya da emzirmemeyi ya da kendi düşündüğünüz zamanda bebeğinizi sütten kesmeyi tercih edebilirsiniz.Ama bunun doğru olduğunu hiçbir zaman iddia edemezsiniz.Sadece tercihinizi yapmışsınızdır.Bunlar için kendinize göre haklı(!) birçok bahaneniz olabilir ama ne yazık ki bunlar da doğaya karşı geldiğiniz dolayısıyla 'yanlış' yaptığınız gerçeğini değiştirmez.

Emzirme süresi annenin bile tekelinde olmamalıdır bana kalırsa.Şartlar müsaade ediyorsa bir çocuk emmeyi kendiliğinden bırakmalıdır.


  • ''Aaa!Alışır,hiç bırakmaz.'' mı diyorsunuz?BIRAKIR.

  • ''Anneye bağımlı olur,özgürlüğünü kazanamaz.'' mı diyorsunuz?KAZANIR.

  • ''İlerde meme düşkünü hatta sapık olur.'' mu diyorsunuz? OLMAZ.Bence asıl sapık çocuk ve sapık kelimelerini aynı cümle içinde kullanandır.

Dünyanın doğusunda daha doğrusu çocukların uzun emzirildiği yerlerde memelerinizi açarak dolaşsanız bile dönüp bakan olmaz.Çünkü gerekli doyum çok küçükken sağlanmıştır.Memeler daha çok batı toplumlarında seks objesi olarak görülür.Çünkü bebekler ya emzirilmemiş ya da vaktinden önce sütten kesilmişlerdir.Uzun emzirmeyle sapıklık ya da sapkınlığın bir alakası olacak olsa neredeyse 1950'lerden beri biberonla beslenen batı toplumlarından hiç sapık çıkmaması gerekirdi,öyle değil mi?

''Çocukları vaktinden önce bağımsız bireyler olmaları için iterseniz onlar size daha çok yapışır.Siz yanında durun,o zamanı gelince sizi zaten itecektir.''Bu cümleler osho-çocuk'tan aklımda kaldı.Bir de nerede okuduğumu hatırlamıyorum ama şöyle bir cümle var aklımda kalan:''Ham meyveyi dalından koparmak isterseniz dalı kırarsınız.O zamanı gelip olgunlaştığında zaten kendisi düşecektir.''

Demem o ki,ne uzun uzun emzirmekten,ne koynunuza alıp yatırmaktan,ne kucağınızda taşımaktan 'alışır' diye korkmayın.Bebekliğinden başlayarak bir şeylere alıştırmamaya(!),disipline etmeye çalışmayın.Bırakın...Akışına bırakın...Doğaya bırakın...Doğanın yanlış yapmadığını göreceksiniz.


2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bi tavsiye daha!


Piyasadaki ıslak mendilleri sevmiyorum,kullanmıyorum!Evdeyken lavaboda yıkıyorum Ali'nin altını,dışarda da uni baby yenidoğan'ı kullanıyorum mecbur kaldıkça.Diğerleri her ne kadar bebekler için üretilmiş olsalar da binbir türlü kimyasal içeriyor.

Hele ki bebeklerin ellerini ve yüzlerini bu ve benzeri ıslak mendillerle silmek bana çok korkunç geliyor.Restoranlarda bedava verilenlerin içinde neler olduğunu düşünmek bile istemiyorum!Bırakın bebekleri,biz bile kullanmamalıyız.

Geçen gün şu sitede rastladım 'mini tissue'lere.Sipariş vermiştim,bugün geldi.Hidrolik olarak sıkıştırılmış minicik pamuklar.Azıcık suyla ıslatıyorsunuz,bildiğiniz bir ıslak mendil boyutuna geliveriyor.Koruyucu yok,antibakteriyal çözelti yok,alkol yok,%100 doğal.

Orjinal sitesi: http://www.minitissue.com

Sipariş verebileceğiniz adres: http://www.gozdeniz.com.tr


Aman kullanmayın artık dışarıdaki ıslak mendilleri,boşverin.Hiçbir şey yapamıyorsanız bile atın bir tane el bezi çantanıza,onu kullanın.




3 Haziran 2010 Perşembe

Emzirme reformu manifestosu

Blogcu Anne ve Çalışan gebe bir olup Emzirme Reformu Manifestosunu hazırladılar.Çok da iyi ettiler,ellerine sağlık! Buyrun okuyalım:

EMZİRME REFORMU MANİFESTOSU

Anne sütü, bir bebeğin alabileceği en iyi besindir.
Dünya Sağlık Örgütü, bebeklerin ilk altı ay boyunca sadece anne sütüyle beslenmelerini, daha sonrasında ise ek gıdalarla desteklenerek en az iki sene boyunca emzirilmelerini önermektedir.
T.C. Sağlık Bakanlığı da Dünya Sağlık Örgütü’nün bu önerisini dikkate alarak “ilk altı ay sadece anne sütü” yaklaşımını benimsemektedir.
“İlk altı ay sadece anne sütü” yaklaşımının uygulanmasında ve annelerin bebeklerini istedikleri gibi emzirmeleri konusunda gerek iş hayatında, gerekse toplumsal hayatta sorunlar yaşanmaktadır. Şöyle ki:

İş Hayatında:

  • Çalışan annelerin yaşadığı sıkıntıların başında süt izninin gereği gibi kullanımı gelmektedir. Yasaya göre, bir yaşından küçük çocuğunu emzirmesi için günde toplam bir buçuk saat süt izni verilen anne, bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını kendisi belirlemer. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır. Bu madde, iş yasasında teminat altında olmasına rağmen uygulamadan kaynaklı sorunlar yaşanmakta, çalışan anneler süt izinlerini hakları doğrultusunda kullanamamaktadır. Bu sorunlar iş yerinin bakanlık müfettişleri tarafından denetlenmesi ile düzeltilebilir.
  • Sağlık Bakanlığı’nın “ilk 6 ay sadece anne sütü” politikasıyla Çalışma Bakanlığı’nın çalışan annelere sağladığı 4 aylık doğum izni birbiriyle çelişmektedir. Birçok anne bebeği henüz iki-iki buçuk aylıkken çalışmaya geri dönmek durumunda kalmakta ve işyerinde sütünü gereği gibi sağamadığı için sütü azalarak kesilmektedir. Bu yanlışlık bir an önce giderilmeli, Çalışma Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı’nın “ilk 6 ay sadece anne sütü” uygulamasını destekler hale getirilmelidir.
  • Ülkemizde doğum izni konusunda ciddi değişikliklere ihtiyaç vardır. Birçok çalışan anne doğumdan önce 8, doğumdan sonra 8 olmak üzere, toplamda 16 haftalık ücretli doğum izni kullanabilmekte, doğumdan önceki izninin beş haftasını doğum sonrasına aktarabildiği takdirde bile bebeği henüz gün boyu meme emmesi gereken durumda olmasına rağmen işe geri dönmek durumunda kalmaktadır. Dolayısıyla oldukça yetersiz kalan hali hazırdaki doğumdan sonraki 8 haftalık ücretli doğum izni en az 6 aya çıkarılmalıdır.
  • Doğum sonrası ücretsiz izin konusunda özellikle de özel sektörde çalışan anneler zorluk yaşamakta, annenin ücretsiz izin isteğine kötü bakılmakta, hatta işten çıkarma sebebi olarak bile görülebilmektedir. Dolayısıyla ücretsiz izin konusunda da ciddi değişiklikler yapılmalı, doğum sonrası ücretsiz izin en az iki seneye çıkarılmalı ve özel sektör çalışanları da, kamu çalışanları gibi rahatlıkla ücretsiz izin kullanabilmelidir.
  • “Gebe Veya Emziren Kadınların Çalıştırılma Şartlarıyla Emzirme Odaları Ve Çocuk Bakım Yurtlarına Dair Yönetmelik”, Madde 15’e göre, “yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 100-150 arası kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, bir yaşından küçük çocukların bırakılması ve bakılması ve emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine en çok 250 metre uzaklıkta bir emzirme odasının kurulması zorunludur.” Yine aynı yönetmelik, “yaşları ve medeni halleri ne olursa olsun, 150 den çok kadın işçi çalıştırılan işyerlerinde, 0-6 yaşındaki çocukların bırakılması ve bakılması, emziren işçilerin çocuklarını emzirmeleri için işveren tarafından, çalışma yerlerinden ayrı ve işyerine yakın bir yurdun kurulması”nın zorunlu olduğunu, yurt açma yükümlülüğünde olan işverenlerin yurt içinde anaokulu da açmak zorunda olduğunu belirtmektedir. Bu maddeler yürürlüğe konmalıdır.
  • Aynı yönetmeliğe göre, emziren işçi doğumu izleyen altı ay boyunca gece çalıştırılamaz. Yeni doğum yapmış işçinin doğumu izleyen sekiz haftalık süre sonunda, emziren işçinin ise, altı aylık süreden sonra gece çalışması yapmasının güvenlik ve sağlık açısından sakıncalı olduğunun hekim raporu ile belirlendiği dönem boyunca, gece çalıştırılamaz. Bu maddelere de uygulamada sadık kalınmalı, emziren anneler gece çalıştırılmamalı, vardiyalı çalışmaya zorlanmamalıdır.
  • Emziren anneler günde 7,5 saatten fazla çalıştırılmamalıdır. Bu, kanun gereği böyledir.
  • Hiçbir çalışan anneye çocuğunu emzirdiği ve süt izni kullandığı için işyerinde “mobbing” uygulanmamalıdır. Annenin süt iznini kullanacağı saatlere kasti olarak acil toplantılar, “o dakika bitirilmesi gereken işler” denk getirilmemelidir. Anne, fazla mesai yapması için zorlanmamalı, işini kaybetme tehdidiyle süt iznini kullanması engellenmemelidir.
  • Hiçbir çalışan anne emzirdiği için, süt iznini kullandığı için işinden çıkartılmamalıdır.
  • Çalışan bir annenin süt iznini kullanıyor olması performansının düşük olduğu anlamına getirilmemelidir. Annenin işyerinde bulunduğu saatlerdeki performansı, diğer çalışanların performans değerlendirme ölçütleri ile aynı doğrultuda, adil bir şekilde değerlendirilmelidir.
  • İşyerinde sütünü sağması gereken annenin ihtiyaçları (oda, buzdolabı vb.) karşılanmalı ve mahremiyetine saygı gösterilmelidir. Anne, tuvaletlerde ya da arşiv odalarında sütünü sağmak zorunda bırakılmamalıdır.

Toplumsal Hayatta:

  • Gebeler ve yeni anneler, emzirme hakkında yeterince bilgilendirilmelidir. Yeni annelerin, emzirme teknikleri konusundaki yetersiz bilgileri “sütüm yetmiyor” gibi endişelere yol açmakta, mama vermeye yatkın doktorlardan ve aile büyüklerinden gelen baskının da etkisiyle birçok bebek anne sütünden gereksiz yere mahrum kalarak mamayla beslenmektedir.
  • Her annenin bebeğini istediği sürece emzirme hakkı vardır. Hiçbir anneye çocuğu “meme emmek için fazla büyüdüğü için” mahalle baskısı yapılmamalı, anne ve bebek devamını istediği sürece bu bağın zorla kopartılması hiçbir şekilde talep edilmemelidir.
  • İsteyen her anne, parkta, sokakta, alışveriş merkezinde vs. bebeğini emzirebilmelidir. Hiçbir anneye ortalıkta emzirdiği için ayıp, yasak, ya da kötü bir şey yapıyormuş izlenimi verilmemelidir. Bebeğini emziren annenin memesi cinsel obje değildir.
  • Ortalıkta emzirmek istemeyen annenin mahremiyetine de saygı gösterilmelidir.

Bu manifestonun içeriği bütün annelerin katılımıyla ve önerileriyle gelişecek,değişecek.Elimizden geleni yapıp sesimizi gerekli yerlere ve sonunda bütün yurda duyurmak istiyoruz.Siz de destek olun,bir şeyler değişsin artık!

25 Mayıs 2010 Salı

Kitap tavsiyesi



Blogcu Anne'nin yazdıklarını okuyunca hemen gidip aldım.Daha önceden de aklımdaydı aslında,gazetede ilanlarını görmüştüm ama unutmuş gitmişim işte...

Kapağı insana her ne kadar 'sabun' kitap izlenimi verse de içeriği gayet faydalı,okuması zevkli.Kitabın özeti iki cümle,
yazar da bunu açık açık söylüyor zaten: ''Bu öneri iki satırdan oluşuyor ve siz kitaba ödediğiniz parayı düşününce bunu yetersiz bulabilirsiniz.Dolayısıyla biraz daha uzatacağım.'' :)

O iki satır şu:

''Çocuğunuzu yemek yemeye zorlamayın.Onu hiçbir koşulda,hiçbir nedenle,hiçbir şekilde,hiçbir zaman ZORLAMAYIN!''

“Onu zorlamayın” derken kaşıkla “uçak” yapmayın, şarkılar veya televizyonla oyalamayın, hepsini bitirmesi için vaatlerde bulunmayın, tehdit etmeyin, yalvarıp yakarmayın, çocuğunuz olmasından yararlanmayın, araya büyükannesini sokmayın, kardeşleriyle kıyaslamayın, “iyi” ve “kötü” çocuklardan bahsetmeyin, önündekini yediği takdirde tatlı yeme şartı koşmayın demek istiyoruz.''

Bana en ilginç gelen kısmı ise şuydu: Anneler zorlamazlarsa çocuğun hiçbir şey hatta kendi deyimleriyle ''ama hiç-bir-şey'' :) yemeyeceklerini söylerler ya, yazarın bu konuda denemesi bedava bir önerisi var:
  • Çocuğunuzu tartın.
  • Bir hafta boyunca onu hiç zorlamayın.İster kendi yesin,ister siz yedirin ama yukarıda yazılanların hiçbirini yapmayın.
  • Çocuğunuzu tekrar tartın.Bir kilo verdiyse tamam,bundan sonra nasıl biliyorsanız öyle yapın. :)

Bu kadar basit bir öneri.Denemekten ne çıkar?

Bu kitabı henüz okumadan bile ben Ali'ye bu şekilde yediriyordum.Yemeğin bir olay haline getirilmesi,amanın bir kaşık alsın diye karşısında bin türlü takla atılması,vay efendim bitirdi diye alkış tezahürat abartılması zaten oldum olası acayip saçma gelmiştir bana.Noluyoruz ya?Yemek yemek fizyolojik bir ihtiyaç mı?Evet.İnsan hatta bütün canlılar hangi yaşta olursa olsunlar vücutlarının ihtiyacını iç güdüsel olarak bilip zaten kendiliklerinden gerek duydukları besine yönelirler mi?Evet.Besine ulaşma imkanı olduğu halde açlıktan ölen çocuk var mı?Hayır. Eeeee??

Bu ısrar etme,yemeği bir olay haline getirme kesinlikle toplumla da alakalı bir mesele bence.Hosteslik yaptığım yıllar boyunca gerek uçakta gerek kaldığımız otellerde gördüğüm sayısız bakın dikkatinizi çekiyorum sa-yı-sız çocuklu aile örneğinde hiçbir Avrupalı ailenin çocuğunu yemek yemesi için zorladığını görmediğim gibi,iki yaşını geçmiş bir çocuğa da annesinin yemek yedirdiğini görmedim.Çocuk az çok,döke saça ama kendi kendine yer yemeğini.Etrafı kirletmesin diye veya iki üç kaşık fazla yedirmek uğruna müdahale edilip de çocuğun gelişmekte olan bu becerisi örselenmez.Elinde tabakla çocuğun peşinden koşan yabancı bir anneye de hiç rastlamadım. :)

Yemek yedirme konusunda dikkat ettiğim diğer bir husus da sofraya beraber oturmak.Önden onu yedireyim de biz rahat rahat yiyelim gibi bir şey düşünmedim hiç.Üç öğünü beraber yiyince bizden önce acıkması gibi bir şey de olmuyor haliyle.Kaldı ki bebeklerin açlığa tahammülsüz olduğu zamanlar sadece ilk aylar,en geç 8 aydan sonra acıksa bile yemek hazır olana kadar dikkati başka yöne kolaylıkla çekilip oyalanabiliyor.Yemek hep beraber yenilince hem iştaha geliyor,hem de bunun gayet doğal ve olması gereken bir eylem olduğunu ayırdına varıyor bence.

Velhasıl kelam yemek yemek keyifli bir iştir,güzel ve neşeli sofralar insana mutluluk verir.Bunu inatlaşmalarla tam tersine çevirmeyelim,ne dersiniz?

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...