23 Şubat 2011 Çarşamba

Bebek ve uyku! Neymiş yahu!?


Bu konuda uzun uzun yazacak değilim. Fazlasıyla yazılıp çiziliyor çünkü.Hatta kendi düşüncelerini ve çeşitli kaynaklardan derlediklerini çok güzel bir araya toplayarak yazdı Işıl geçenlerde.Birinci bölümü burada,ikinci bölümü burada.

Ben çocuk yetiştirme konusunda bilimsel çalışmalara kulak asmayanlardanım. Evet çok kitap okumuşluğum vardır bu konuda ama okuduğum kitaplar hep bana unuttuğum iç sesimi yeniden hatırlatmaya yardımcı olacak kitaplardı. Önce şöyle bir göz gezdiririm,’kalp’ten ve ‘sevgi’den öte bir ‘yöntem’ öneriyorsa kapatır kaldırırım. Aslında böyle kapatıp kaldırdığım kitap çok olmadı çünkü satın almadan önce hep bilinçli ve bana ‘uyacak’ kitaplar seçtim.

Bütün okuduklarımı iç sesimi duymama yardımcı olmaları için okudum, iyi ki de okumuşum. Aslında olayı akışına, kalbimize ve doğaya bırakmak için bir şeyler okumak saçma geliyor kulağa biliyorum fakat kalbimizin üstüne o kadar çok öğretilen,o kadar çok yalan yanlış bilgi yığılmış durumda ki,her okuduğum kitapla bu birikintiden biraz daha kurtuldum.

Hafifledim. Kendimi buldum. Hem anneliği hem çocuğumu bambaşka bir gözle görür oldum.

Uykusuzluktan her anne kadar nasibimi aldım ben de. Bir seneyi aşkın bir süre ruh gibi dolandım ortalıkta. Kolay günler değildi kabul ediyorum,ki beni tanıyanlar uykuya ne kadar düşkün olduğumu bilirler.

Ama bir gün de bir ‘yöntem’ deneyeyim demedim. Bir gün de ‘sütümü sağıp bırakayım, uyanınca babası içirsin.’ diye düşünmedim. Bunları böyle yapanlara ‘tü kaka’ deme amacıyla söylemiyorum, sadece bu konuda nasıl davrandığımı ve neler düşündüğümü söylemek amacıyla yazıyorum.

Ben Ferber’den anlamam. Tracy de kimmiş? Tanımam.

Böyle yöntemlere ‘Aaa neymiş bir bakayım?’ diye ciddiyetle bile yaklaşamıyorum. Komik geliyor, gülüyorum.

‘Yatır-kaldır’ varmış mesela. Neyin nesi bu? Bunu yaparken bir saniye durup, kendine dışarıdan bir baksa insan ‘Ben napıyorum ya?’ demez mi? Ben olsam derdim.

Hep ıssız bir adada doğurduğumu farz ettim Ali’yi büyütürken. Günümüzün imkanlarını kullanmayı kastetmiyorum tabii ki bunu söylerken; uyutma, emzirme, besleme gibi konulardan bahsediyorum.

Issız bir adada doğurmuş olsam,’Adanın şu köşesine bir yatak yapayım da çocuğum orada uyusun.’ der miydim? Alıp koynuma yatmaz mıydım? Öyle yaptım.

‘Bir yaşından sonra emzirmenin faydası yok, keseyim en iyisi.’ der miydim? Aklıma bile gelmezdi değil mi? Öyle yaptım.

Işıl’ın yazısına yaptığı yorum gibi Esra’nın: 'Açıkça söyleyeyim; çocuğunuz doğduktan sonraki ilk 2 yılı UNUTACAKSINIZ! O kadar. Durumu kabullenip, günü kurtarmaya çalışacaksınız. Şu olmadı, bu olmadı, ne zaman olacak, neden olmadı, şimdi uyumazsa sonra nolur.. gibi şeylerle kafanızı yormayacaksınız. Hepsi geçiyor. Tek yapmaniz gereken beklemek. Elbette günü kurtaracak çareler arayacak insan, uykusuzluk yorgunluk insani çileden çıkariyor ama çözüm diye önümüze sunulanlar ne kadar samimi, dostane, anne ve bebek dostu çözümler, ona da bakmak lazim...'

Aşağıdaki gibi bir uzman (!) yorumu okudum geçenlerde bu konuda yazılmış bir yazıda:

'Çocuk gelişiminin basamaklarını inceleyecek olursak ilk aylarda anne bebeğini evet her ağladığında kucağına almalı, ten temasının önemli olduğu özellikle ilk 3 ay bebek anneyle yakın ilişki kurmalı. Ancak 4. aydan itibaren bebeği artık kendi yatağına ve kendi odasına almakta hiç bir sakınca yoktur ayrıca alınmalıdır da. Ta ki 7.8. aylara kadar. Bu aylar bebeğin obje devamlılığı kavramını kazanmaya başladığı dönem olduğu için bebek ağladığı zaman anneyi ya da babayı göremezse kalıcı korkular oluşabilir. Ancak bu demek değildir ki ağladığında bebeğimizi yanımıza alıp sabaha kadar yatalım. Başarılı bir şekilde bebeğinizi kendi yatağında uyumaya alıştırmışsanız 12. ay'a kadar çok şanslısınız. Çünkü artık inat ve ben merkez dönemi başlayacağı için 13 ay sonrasında bu her geçen gün zorlaşacaktır. Peki 1 yaşından sonra bebeğimizle uyumanın zararları nedir:
Anne baba yanında uyumaya alışmış bir çocuk anneye babaya daha bağımlı, daha özgüveni düşük, daha korumaya ihtiyaç duyan bir kişilik geliştirecektir . Hayatımızın bizlere ne getireceği belli olmuyor, öyle ki bir gün aniden iş gereği yurt dışına çıkmanız ya da sağlık nedenlerinden dolayı hastanede kalmanız gerekebilir, bunun olmayacağını da malesef kimse garanti edemez. Peki o güne kadar güzel güzel koyun koyuna uyuduğunuz, mis kokulu bebeğiniz o gece ne yapacak??? Her geçen gün bu ve benzeri nedenlerden dolayı travma geçiren, konuşmada gerileyen ya da bir anlık korku sonucu kekelemeye başlayan çocuklarımızın sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Bizler asla bebeğinizle uyumayın demiyoruz, tabiki onunla uyuduğunuz muhteşem geceleriniz olsun ancak çocuğa burası anne babanın yatağı, çocuklar anne babanın yanında yatmazlar kültürünü benimsetmeli hatta zaman zaman bir gece bile olsa anneanne ya da babaanneye bırakılmalıdır ki sizsiz geçirebileceği bir gece onu çok etkilemesin.'

Güler misin ağlar mısın? Bu mantıkla çocuk mu yetiştirilir? Sadece uyku konusunda mı çekecek çocuğumuz bir gün ayrılmak zorunda kalırsak bunun acısını? O zaman yemeğini de annesi yedirmesin, annesi oyun da oynamasın,sevgisini de göstermesin. Bir gün bize bir şey olursa diye doğurmayalım madem, olsun bitsin!

Bir çocuk doğurmak, yetiştirmek böyle ‘ay’ hesaplarının çok ötesinde bir şeydir.Kendimiz bir ritm tutturmaya kalkarsak doğanın ritmini bozarız çünkü.

‘Geldiği gibi almak’ çok mu zor? Çok mu zor akıntıya karşı koymaktansa, kendimizi onun akıntısına bırakmak?

İnsanoğlunun doğadan, doğasından kopması ne çok kişiye kazanç kapısı sağlıyor, öyle değil mi? Bir düşünün. Bırakın psikoloğunu,uzmanını,bir düşünün bebek endüstrisinin geldiği noktayı.Onların kazancı insanoğlunun kaybı oluyor ama,hala ve git gide,farkında değil mi kimse?

22 Şubat 2011 Salı

Defansif tıp


Tüm olan bitenin farkındaydım da adını koyamıyordum.Daha ağır tabirler(!) kullanıyordum kendimce.Ama Prof.Dr. Ahmet Rasim Küçükusta son kitabında yazmış işte.Daha önce de bahsettiğim, bundan önceki kitabında olduğu gibi yine doğruları kimseden korkmadan,lafını sakınmadan yazmış.Kendisi bir tıp doktoru iken modern tıbbın karşısında olması,meslektaşlarının kötülüğünü istemesi ya da ilaç karşıtı olması mümkün mü?Ama bütün bunların dengesini öyle iyi sağlıyor,düzenin eleştirisini öyle doğru tespitlerle yapıyor ki hayran olmamak elde değil.Yine de doğruları söylediği için meslektaşları tarafından aynı Dr.Hakan Çoker'e yapılan haksızlıklara maruz kalıyor.'Anlamıyorlar yahut yanlış anlıyorlar.' diyemeyeceğim diğerleri için artık maalesef,bal gibi anlıyorlar ne demek istediklerini ama işlerine gelmiyor.Olay bu.


Halbuki çok mu zor bu kadar değerli bir mesleği Prof.Dr.Ahmet Rasim Küçükusta, Dr.Hakan Çoker ve Prof.Ahmet Aydın'ın anladığı ve uyguladığı şekilde icra etmek?


''Son birkaç senedir giderek daha çok duymaya başladığımız bir tabir var:Defansif tıp.Buna çekinik tıp veya savunma tıbbı diyenler de var ama futbola bu kadar meraklı bir memlekette defansif tıp tabirinin daha çok rağbet görmesi gayet normaldir.


Defansif tıp aslında yeni çıkmış bir uygulama da değildir.Hatta ta Hipokrat zamanından beri her doktorun zaman zaman adını bilmeden başvurmak zorunda kaldığı bir yöntem olduğunu söylemek bile yanlış olmaz.


Defansif tıbbı iki ayrı grupta değerlendirmek gerekir.Birincisi tıbbi sebeplerle uygulanan defansif tıp,diğeri ise tıp dışı korkularla uygulanan defansif tıp.


Tıbbi sebeplerle uygulanan defansif tıp


Tıbbi sebeplerle veya tıbbi endişelerle uygulanan defansif tıp;doktorun eğitim,bilgi tecrübe eksikliğinden kaynaklanabileceği gibi,hastaya ayrılan zaman azlığı,iş yükü fazlalığı,yorgunluk gibi sebeplerle de yapılabilen 'masum' bir uygulamadır.Bazı haddinden fazla 'titiz' doktorların farkında olmadan zaman zaman defansif tıp uygulamalarına karışabilecekleri de unutulmamalıdır.


Tıp dışı korkularla uygulanan defansif tıp


Bu tabir ile,doktorların görevlerini yaparken;çeşitli korkular (görev sırasında şiddete uğrama,şikayet edilme,cezai takibata uğrama veya tazminat davası açılma olasılığı) duymaları sebebiyle kendilerini emniyete almak için yaptıkları davranış ve uygulamalar kastedilir.


Defansif tıp,doktorların vazifelerini tıbbın gerektirdiği gibi yapmaktan çok şikayet unsuru olmayacağını düşündükleri şekilde yapmaları şeklinde de tanımlanabilir. ( Öykü'nün notu:Bkz.%45'lik sezaryen oranı!)


Burada asıl önemli olan,hastaların teşhis ve tedavilerinin en kısa zamanda,en az masrafla,en rahat şartlarda ve hastaya en az acı veya sıkıntı verecek şekilde yapılması değil,hastaların teşhis ve tedavileriyle ilgili uygulamaların doktorların başına bir iş açmamasıdır.Bu yazımda esas konumuz tıp dışı sebep ve korkularla uygulanan defansif tıptır ve bundan sonra anlaşılması gereken bu olmalıdır.


Defansif tıp bir taraftan sağlık harcamalarını arttırırken ve doktorların ve laboratuvarların boş yere zamanını alırken,diğer taraftan hastayı da gereksiz masraflara ve daha da önemlisi risklere sokar.


Defansif tıpta başvurulan başlıca davranış ve uygulamalar şunlar:


1-Teşhis ve tedavi için gerekli olmadığı halde istenen her türlü kan,idrar,beyin-omurilik sıvısı tahlilleri;tomografi,MR,anjiyografi gibi radyolojik incelemeler;gastroskopi,sistoskopi gibi endoskopik incelemeler;efor testleri,solunum fonksiyon testleri;alerji testleri,nükleer tıp incelemeleri,biyopsiler...


2-Burada,her gereksiz tetkikin defansif tıp kavramı içinde değerlendirilmesinin yanlış olacağını hatırlatmak isterim.Mesela kamu hastanelerinde uygulanan performans sistemi ve muayenehane hekimliğinde özel laboratuvarların tetkik başına komisyon vermeleri de gereksiz tetkiklerin yapılmasına yok açıyor,ama bunların sebebi defansif tıp değildir.


3-Teşhis ve tedaviyi etkilemeyecek olan gereksiz konsültasyonlar


4-Hastanın gerekli olmadığı halde müşahade altına alınması,hastaneye veya yoğun bakıma yatırılması


5-Ağır ve komplikasyon ihtimali riski yüksek hastaların teşhis ve tedavilerinin üstlenilmemesi ve bunların başka merkezlere sevki


6-Saldırgan tutum içinde olan;tartışma yaratmaya meyilli hasta veya yakınları dolayısıyla teşhis ve tedavi sorumluluğunun alınmaması.


7-Hastalığın ağırlığının ve komplikasyonlarının abartılması,en seyrek rastlanan komplikasyonların sık görülüyormuş gibi sunulması suretiyle hasta ve hasta yakınlarının korkutulması.


Uygulanma sıklığı


Defansif tıp birçok ülkede çok sık başvurulan bir uygulamadır;özellikle de gelişmiş ülkelerin bir sorunudur.


Mesela JAMA isimli dergide yayımlanan ve 2005'te yapılan bir araştırmada defansif tıbbın,Amerika'da doktorların % 93'ü tarafından uygulandığı belirlenmiştir.Defansif tıbba en çok acilciler ve cerrahlar başvururlar;bunlar içinde de kadın-doğum uzmanları,beyin cerrahları ilk sıralarda yer alırlar.


Önümüzdeki senelerde defansif tıp kavramı ile çok sık karşılaşacağınızdan ve hatta bu uygulamalardan herkes gibi nasibinizi alacağınızdan hiç şüpheniz olmasın.''



Kafamdakilerin hepsinin yazıya dökülmüş haliydi bu.Olayın adını da öğrenmiş oldum sayesinde.


Demek ki ben ofansif oynayan;Ahmet Rasim,Hakan ve Ahmet gibi yıldızlardan oluşan takımın taraftarıyım.


Hatta fanatiğiyim!




20 Şubat 2011 Pazar

Ege'de hayat




İpek Hanım Çiftliği'nin sahibi Pınar Hanım her pazar akşamı o haftanın listesini gönderirken çok da güzel şeyler yazar beraberinde.Oralardan haber verir,planlarından bahseder.Bu haftaki yazısını paylaşmak istedim.İşte bu kadar basit ve doğal bir hayat benim istediğim de...

''Her yemekleri zeytinyağlı'' da... fazlası var :) Yazmak istedim bu hafta buralarda hayat nasıl...
Sabah 6'da mutlaka uyanıyorsunuz her şeyden önce. Işıklar yanıyor, çay konuluyor. Sabah sabah yufka açılmıyor elbette ama her ev kendi ekmeğini yaptığı için sobaların üzerinde dilim dilim ekmek kızarıyor. Kahvaltı şunları mutlaka içeriyor:

Keş. Kesik diye de bilinir. Yoğurt suyunun kestirilmesi ile yapılan yağsız bir tür çökelek... Üzerine bol zeytinyağı ve pul biber atıldıktan sonra baş köşeye yerleştiriliyor.

Tereyağı. Olmazsa olmaz... Ekmek dilimleri sıcakken kocaman parçalar emdiriliyor.

Kırma zeytin, bol nar ekşisi ile...

Yeşil biber, kıyılmış maydanoz ve domates. Bu üçü harmanlanıyor. Yağ, tuz, limon... Hepsinin yanına çay... Sütü asla içmiyorlar. Sağılan süt yoğurt olmak üzere bakır kazanlarda kaynıyor o ara. Kahvaltıdan sonra çocuklar okul yoluna çıkıyor. Anne babalar tarla, zeytinlik, ağaç budama, ot yolma, çapa, kestane derken öğleni ediyorlar. Öğlen yemeğini tarlada, zeytinlikte geçiştiren pek az. Mutlaka eve dönüyorlar. Hızlıca pişen bir menemen ya da ot kavurması... Yanında koca bir tas yoğurt, cacık veya ayran... Bu saatte ekmek yemiyorlar çünkü karınları çok dolarsa çalışmak zorlaşıyor. Hafif atlatılıyor yemek.

Evin erkeği tarlaya dönüp kalan kırık - kırpık işleri toparlarken kadınlar inekleri gütmeye çıkıyor. O tepe senin bu tepe benim üç saat kesintisiz gezinti :) Eve dönüş saati 4 - 5 arası... Hayvanlar ahıra bağlanıyor, kuru ot, saman, şalgam, karnabahar kökü konuluyor önlerine. İkinci sağım başlıyor. Bir saat kadar da o iş oyalar. Sonra ikinci parti süt kaynamaya başlıyor. Akşam yemeği hazırlamak için mutfağa geçiliyor.

Akşam yemekleri oldukça dolu... Zeytinyağında sebze kızartması, cevizli kesme makarna gibi ''ağır topların'' yanında mutlaka ıspanak, enginar gibi bir sebze olur. Koca çanak yoğurt hiç ihmal edilmez. Mevsim salatası ile birlikte en az dört çeşitlik akşam yemeği saat 7 olduğunda bitiyor. Sobada demlenen çaylar, komşu ziyaretleri başlıyor. Komşu ziyareti demek dizi seyrederken bolca meyve, kuru incir, kabuklu cevizi patlayana kadar yemek demek :) Ara sıra tatlı... Hamur tatlılarını bayramlar haricinde yemiyorlar pek. Mis gibi yoğurttan içine bol portakal kabuğu rendelenmiş sütlaç şu ara revaçta :) Komşular karşılıklı laklak yapıp dizileri de yarıda bıraktıktan sonra dokuz buçuk gibi yatağa giriyor herkes. Ege güzel, Ege'de hayat güzel. Her şey yolunda yani :)

Aydın tüm Ege'nin, Nazilli ise Aydın'ın incisi. Onlarca dağ köyü ile tarımın neredeyse %80'i yaylada yapılıyor. Mucizeler yaratan, Herodotos'un ''ölümsüzlük şehri'' dediği bir yöre burası. Ufacık tepelerini ikiye ayırsanız pasta gibi açılır. Bir gram taş yok. Sularında kurşun yok, tek bir zararlı maden yatağı yok. Tüm Türkiye'nin en kaliteli su kaynakları bu dağlarda. Sanayi neredeyse sıfır... Bir tek, başarısıyla övündüğümüz Uğur Soğutma Fabrikası... Hepsi bu. Cüzi miktarda araba, sıfır hava kirliliği... Tarlaların pek çoğunun yanından bir kez olsun araç geçmemiştir. Bir kez bile egzoz dumanı görmemiştir sebzeler... Eğer GDO'lu tohum denen illeti tüm Anadolu gibi buraya da musallat etmeselerdi Nazilli tek başına dünyanın en kaliteli, en ekolojik mahsülünü üretebilirdi. Nüfusun tamamı kurdun, kuşun, böceğin, çiçeğin, mantarın, ağacın dilinden anlar. Kuşaklarca sağlıklı, kuşaklarca çiftçidirler. Ölmez insanlar deseniz yeridir. Beş kuşağı bir arada çalışırken görmek sadece burada mümkün herhalde. Yüz yaşındaki dede bayırlarda sıçraya sıçraya evine gider, ekmeğini pişirir, çamaşırlarını elinde yıkar, her sohbete katılır. Alışıyorsunuz bu görüntüye şaşırmamaya :) Akdeniz Üniversitesi Gerontoloji Bölümü yıllardır Nazilli'de boş yere araştırma yapmıyor :)

Tanrılar'ın torpil geçtiği bir yörenin minik bir köyünde, elimden gelenin en iyisini, en doğalını yapmaya çalışarak yaşıyor ve sizinle paylaşıyorum uzun zamandır. Çocuklar adına gelen teşekkür mektupları masamın en özel yerinde birikiyor. Ne mutlu az da olsa payım olduğunu bilmek... Ne mutlu bunları yazabilmek... ''


Bir de geçenlerde şunu yazmıştı:

''Bubaaaa'' diye bağırmış çocuk. ''Darnaya iki ineeğlen bi Giritli girmiş otları yiyolaaaa! Napem, kovem mi bunnarı?''

''Lenn oğlum ineğğlere boşvee, hayvan onna yee yee doyaa. Sen asıl Giritliyi kovalayıveee. Yeşilliğ ne vaasa hepsini silip süpüürülee valla!''

İyi haftalar herkese!

17 Şubat 2011 Perşembe

Homeopati;kitabı,remedisi,eğitimi







Homeopatiyle ilgili elimde bu iki kitap var.Birçok kitap var piyasada daha doğrusu,bunlar benim seçtiklerim.Zaten homeopatiyle ilgili bütün kitapların üç aşağı beş yukarı birbiriyle aynı olduğunu düşünüyorum.Sonuçta hastalıklar,semptomları ve karşılığında kullanılan remediler aynı.

Homeopati hakkında biraz bilgi sahibi olanlar,özellikle çocuklar ve hayvanlar üzerinde çok etkili ve şifa verici olduğunu biliyorlardır.Çünkü onların yaşam enerjisi yüksektir.Homeopatinin de esas yaptığı bedenin kendi yaşamsal enerjisini ortaya çıkararak iyileştirmektir.Zaten bu iki grupta etkili olması batı tıbbı çevrelerince iddia edildiği gibi plasebo etkisi yaptığı tezini çürütmeye yeterlidir.

Benim şu andaki amacım aileme ait basit,gündelik hastalıkları ve basit çocuk hastalıklarını homeopatiyle tedavi edebilmek.Bu konuyu araştırırken İngiltere'de yaşayan bir annenin mail adresine ulaştım.Kendisiyle birkaç sefer yazıştık.Bana şu anda yirmi küsur yaşlarında olan iki oğluna da şimdiye kadar homeopatik tedavi uyguladığını anlattı.Önce doktora götürüp,teşhis koydurup;sonra eve gelip kitapları karıştırarak uygun remedileri verdiğinden bahsetti.



Ben dünyanın en büyük homeopatik firmalarından biri olan Helios'tan aldım remedilerimi. Yanda gördüğünüz kutu içinde sık görülen rahatsızlıklar için en çok kullanılan 36 tane remedi var.Bunlar küçücük granüller.Dilinizin altında eritiyorsunuz.Çocuklar emerek de kullanabilirler.Daha da küçük çocuklara veya bebeklere suyla veya anne sütüyle karıştırılarak verilebiliyor.


Daha çok şey öğrenmek istiyorum homeopatiyle ilgili.Ailemizin 'homeopat'ı olmak istiyorum bir nevi. 30 Mart-3 Nisan arası Kaz Dağları'nda Dedetepe Çiftliği'nde 'Sağlığın doğası ve homeopati' eğitimi var.İlgilenirseniz ayrıntılı bilgi burada.

Biz bir aksilik olmazsa gitmeyi planlıyoruz.Eğitime ben katılacağım,Eren de Aliş'le ilgilenecek.Kaz Dağları'nın mis gibi havasında,ekolojik çiftlikte 4-5 gün hepimize iyi gelecek.Tek kötü yanı var,o da Eren için,yemeklerde et yokmuş,menü sadece vejetaryenmiş!

15 Şubat 2011 Salı

Bitti


27 Ağustos 2010’da başlayan emzirme öykümüz 14 Şubat 2011 itibariyle bitti. 18 ay sürdü.(17,5 aslında ama 18’e yuvarlamazsam içim rahat etmez.) Hem mutlu hem acıklı bir sonu oldu bu öykünün.


‘Çocuk iki yaşından önce bırakmışsa anne bilerek ya da bilmeyerek yönlendirmiştir.’ deniliyor ama ben vallahi de billahi de ne bilerek ne bilmeyerek bir şey yaptım. Bilakis bugüne kadar bile benim çabamla geldi diyebilirim.


Şu anda çok değişik duygular içerisindeyim.’Acıklı son’u ben yaşıyorum. Ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Hayatımda önemli bir dönem kapandı. Severek başladığım, sürdürdüğüm ve daha uzun bir süre devam etmesini istediğim bir dönem. Ama benim beklediğim, istediğim gibi olmadı. Hatta ‘tandem nursing’ hayalim bile vardı. Yalan oldu.


Bir taraftan da evet istediğim gibi oldu, ‘mutlu son’ yani, çünkü başından beri Ali bırakana kadar emzirmekti niyetim.

Bıraktı işte.

Kendiliğinden…

Son zamanlarda uzatmaları oynuyorduk zaten. Daha önce de bahsetmiştim, Ali hiçbir zaman memeye çok düşkün bir çocuk olmadı. Hiçbir zaman uzun uzun emmek istemedi. Sadece emzirdiğim ilk 6 ayda bile 5 dakikadan uzun emmezdi.

Bugün bütün gün, içim patlayacak gibiydi sıkıntıdan. Hep geçmişi düşündüm, emzirdiğim anları. Gözlerini bir noktaya sabitleyip kaşlarını bir kaldırıp bir indirerek emerdi. Off, çok özleyeceğim o günleri. Göğüs uçlarımın nerdeyse kopacak noktaya gelene kadar yarıldığı, emzirirken acıdan kıvranıp, bir de bu kadar acının üstüne, emdiği bütün sütü çıkarıverince Aliş, sinirden deliye döndüğüm o anları bile…


Salatadaki soğanın bir anlamı yok artık benim için. Kahvaltılarda yiyeceğim ısırgan otunun da. Gece yatmadan birkaç bardak su içmek de yok artık süt yapsın diye.


Anneannemi aradım bugün. Ona da söyledim.’Napalım kızım, kısmeti bu kadarmış.’ dedi.


Bayılıyorum yaşlıların bu basit, düz mantığına ve tevekkülüne. Yaşlandıkça bir erkek gibi düşünmeye başlıyoruz demek ki biz kadınlar bile…


Vaziyet böyle işte...


Özelimde bitti belki ama genelimde hiçbir zaman bitmez benim emzirme sevdam.


Yine devam edeceğim elbet ‘Emzirin,emzirin,emzirin.’ demeye…


14 Şubat 2011 Pazartesi

The Holistic Baby Guide (revize)

*Evren'in yardımıyla dünkü metindeki renk farkını düzelttim.Hiç içime sinmemişti o hali,ben de taktım mı takıyorum demek ki...Teşekkürler tekrar...


Randall Neustaedter(OMD) tarafından yazılmış olan ‘The holistic baby guide’ bir hastalık durumunda çocuğu için hemen konvansiyonel ilaçlara sarılmaktansa daha zararsız yöntemler arayanlar için faydalı bir kaynak olabilir.


Yenidoğan döneminden başlayarak çocukluk çağı boyunca sık karşılaşılabilecek sindirim problemleri,cilt/deri hastalıkları,ateş,astım,öksürük,kulak enfeksiyonları ve bağışıklık sistemi sorunları için homeopatik çözümler ağırlıkta olmak üzere Çin tıbbı,akupunktur ve sağlığı korumak için doğru yaşam tarzı gibi alternatif ( aslında hiç sevmiyorum alternatif kelimesini kullanmayı,zira son yıllarda şarlatanlar tarafından ottu,bitkiydi,kainat eczanesiydi falan derken o kadar işin suyu çıkarılıp bu kelimenin içi o kadar boşaltıldı ki,ben ve benim gibi çoğu insanda ters etki yapmaya başladı) yöntemlerle ilgili ipuçları veriyor.



‘’When chiropractic corrects structural problems and Chinese medicine corrects the energetic imbalance,homeopathy provides a profound energetic stimulus to healing.’’



Bu arada homeopatiyle daha önce tanışmamış olanlar için ‘Homeopati nedir?’ sorusuna şöyle kısa bir açıklama getirelim, daha fazlasını isteyenler ‘homeopati’ veya ‘homeopathy’ yazarak google’da ararlarsa çok daha fazla yerli ve yabancı kaynağa ulaşabilirler:



‘’Homeopati özünde bir enerji tedavisidir. 250 yıl kadar önce Hahnemann adlı bir Alman doktor tarafından geliştirilmiş ve ilkeleri belirlenmiştir. Hahnemann, alışılagelmiş tıbbi tedavilerin aksine bir şifa yönteminin hastaya hiçbir zarar vermeden uygulanması ve yan etkilerinin olmaması gerektiğini, tedavinin mümkün olduğunca kısa ve etkili olmasını savunmuştur. Homeopati, yalnızca fiziksel sağlığa değil, duygusal, zihinsel ve ruhsal şifa alanlarına da etkili olduğu için bu özellikleri yerine getirir. Bütün düzeylerde optimal sağlık sağlar. Homeopati, herkesin biricik kendine özgü bir sağlık durumu olduğuna inanır ve doğadaki benzer prensipleri, özel biçimlendirilmiş remediler yoluyla kullanarak en eski tedavi edici yöntemler yardımıyla bedende uyumu ve dengeyi tekrar kurar.

Homeopati, homeos (benzer) ve pathos (hastalık) kelimelerinin birleşmesinden oluşmaktadır. Remediler (tedavi için kullanılan karışımlar) sağlam kişilerde oluşturdukları semptom tablosu için hastalıklarda şifa aracı olurlar. Hastalık belirtisi olarak gördüğümüz şeyler aslında hastalıkla savaşan bedenin yarattığı değişikliklerdir. Homeopati, maddelerin enerji verici özelliklerinden faydalanarak vücudun iyileşme ve savunma sistemlerini güçlendirir. Böylece her hasta için, o kişinin kendi bütünlüğüne özgü tek bir şifa verici karışım (remedy) hazırlanır.
Homeopatik remediler, tümüyle doğal maddeleri esas alarak hazırlanır (bitkiler, mineraller, organik ürünler) ve bu maddelerin etkisi enerji ile çoğaltılır. Her madde o bireye özgü bir “belirtiler” bütününe etki eder.



Bedeni, bir makine gibi parçalara ayırıp tamir edilmesi gereken organları, önce hastalık isimleriyle etiketleyen, daha sonra da değiştiren ya da ilaçlarla baskılayan modern batı tıbbının aksine, her hastaya hak etiği özeni ve saygıyı gösteren, onu “hastalık yolculuğu”ndan yaşama dair daha bilgili, daha bütüncül çıkarmayı hedefleyen homeopati, bu gün Dünya Sağlık Örgütü’nce de tanınan dünyada batı tıbbından sonra en fazla sayıda hastaya ulaşan en yaygın alternatif sağlık sistemidir.’’



Daha önce de yazdığım gibi, keşke başta homeopati olmak üzere zararsız ve şifa veren dalların uzmanları artsa ülkemizde de.



Sırf bunun için bile yurtdışında yaşamayı istemiyor değilim bazen.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Daha az kimyasal,daha çok sağlık!




Uzun zamandır evimizdeki kimyasallar konusuna kafayı takmıştım. Neredeyse kendimi bildim bileli eldiven takmadan bulaşık bile yıkayamam, bulaşık deterjanına elimi süremem. Annem sinir olurdu bu huyuma, ‘Eldivensiz yıkamam abi!’ dediğimde. Ama özellikle Ali doğduğundan beri bu konu beni iyice rahatsız etmeye başladı.Son yıllarda çocuklarda alerji ve alerjik astım hastalıklarının inanılmaz oranlarda artmasında başrolde iki suçlu var araştırmalarla her geçen gün kanıtlanan:Sezaryen ve kimyasal kullanımı.


Dr.Harvey Karp şöyle demişti Blogcu Anne’yle röportajında:


''Günümüzde çocuklar, eskiden hiç olmadığı kadar kimyasallara maruz kalıyorlar. Dolayısıyla kimyasallarla otizm arasında bir ilinti kurulabilir. Bunun böyle olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama böyle bir bilinmeyen söz konusu olduğunda yapılacak en iyi şey temkinli davranmak. Ebeveynlere şunu anlatmaya çalışıyorum: Mümkün olduğunca az kimyasal. Kimyasalların olmadığı bir dünyada elbette yaşayamazsınız. Böyle bir saplantıya girmeye kalkışırsanız aklınızı kaçırırsınız. Ancak evinizi doğal ürünlerle temizleyebilir, karıncaları öldürmek için etrafa böcek ilacı sıkmaktan vazgeçebilirsiniz. Kısacası çocuğunuzu mümkün olduğunca az miktarda kimyasala maruz bırakmalısınız.''


Öncelikle çamaşır deterjanını, leke çıkarıcıyı ve yumuşatıcıyı çıkardım hayatımızdan. Daha doğrusu ekolojik çamaşır deterjanı ve leke çıkarıcı kullanmaya başladım. Daha önce de yazmıştım, internetten Sodasan isimli markanın ürünlerini sipariş verip kullanmaya başladım.Dolu bir makineye bile nerdeyse bir parmak kalınlığında deterjan ve üstüne yine bir parmak kalınlığında toz sabun yeterli geliyor.Sodasan’ın dışında Ecover ve Klar var benim bildiğim ekolojik olarak.Yumuşatıcı yerine de yarım kahve fincanı kadar elma sirkesi koyuyorum.Hem yumuşatıyor,hem kireç önleyici görevi görüyor hem de çamaşırlarda deterjan ya da sabun kalıntısı bırakmıyor.Kokusu rahatsız eder diyorsanız,ki ben hiç öyle bir rahatsızlık yaşamadım kokudan dolayı,içine bir damlacık,evet sadece bir damlacık yumuşatıcı veya birkaç damla esansiyel bir bitkisel yağ damlatabilirsiniz kokuyu nötralize etmek adına.


Bulaşık makinesi için de yine Sodasan’ın tabletlerini aldım ve makine ne kadar dolu olursa olsun tableti ikiye bölerek kullanıyorum.Yıkama performansında, kirlerin çıkıp çıkmamasında en ufak bir değişiklik olmuyor. Parlatıcı yerine ise sirke kullanımını ise sağır sultan bile duymuştur herhalde. Bir de makinenin içine asılan limon kokusu veren şeyler(tam adını bilemedim şu an) vardır ya, onların yerine de yarısı sıkılmış ve öylece kalmış limonları kullanıyorum.Çatal kaşık sepetine sıkıştırıveriyorum .


Yer ve yüzey temizliğinde ise arap sabunu ve sirke işimi fazlasıyla görüyor. Arap sabununun sıvı olanları da var artık piyasada ve diğer yer silme deterjanlarıyla kıyaslandığında arapsabunu bitkisel bazlı ve oldukça masum bir ürün. Elde bulaşık yıkamak için kullananlar olduğunu bile duymuştum ama ben denemedim.


Sirke ve karbonat doğal olduğu kadar güçlü temizleyiciler. Burada birçok kullanma şekli var, göz atmanızı tavsiye ederim.


Geçtiğimiz günlerde Limango’dan yanda gördüğünüz buhar tabancasını aldım. Ocak, fırın, tezgah, lavabo, küvet gibi yüzeyleri temizlemek için.180 derecelik bir buhar vererek hem hijyenik hem de kimyasalsız bir temizlik sağlıyor.


Genel ev temizliği bitti. Sıra geldi kişisel temizliğe…


Geçtiğimiz aylarda şampuan kullanmayı bırakıp, zeytinyağlı sabunla yıkamaya başladım saçlarımı. Ama bana hiç yaramadı.Saçlarım ağırlaştı,bir tuhaf oldu.Vücut temizliği için doğal sabunlar kullanmaya devam ediyorum,duş jellerini falan da tamamen çıkardım hayatımdan,ama saçlarım için çareyi hiç olmazsa organik bir şampuan almakta buldum.


Makyaj zaten yok denecek kadar az yapıyorum. Elimde bitmesini beklediğim bir temizleyiciyle de temizliyorum kırk yılda bir. Pahalı kremlerin toksik oldukları gibi bir işe yaramadıklarını anlayalı ise uzun zaman oluyor. Bir zamanlar binbir özenle ve mutlulukla kullandığım o kremleri şimdi bedava verseler sürmem, öyle diyeyim.O zamandan beri de anneannemin kremi olan acıbadem kremini kullanmaktaydım (5 lira falan galiba fiyatı) ama yeni çıkanların kutusunun üstünde içinde metilparaben olduğunu görünce ondan da soğudum.Gerçi burada metilparabenin gıdada ve kozmetikte güvenle kullanıldığı yazıyor ama yine de içime tam sinmiyor.Şimdilik araştırıyorum,içime sinen bir şey bulamazsam da duştan sonra sürdüğüm zeytinyağı (veya herhangi bir doğal yağ) olacak galiba tek kremim.’Yemeyeceğiniz şeyi cildinize de sürmeyin.’ felsefesini artık iyice uygulamaya sokacağım gibi görünüyor.Günümüzde bir kadın ortalama miktarda kozmetik ürünü kullanarak yılda 2 kg. kimyasal alıyormuş vücuduna.Nasıl ürkütücü bir rakam değil mi?


Ali için de doğduğundan beri Mustela kullanıyordum ama şimdiye kadar içeriğini okumak hiç aklıma gelmemişti. Bebekler için üretim yapan en iyi markalardan biri güya, ne bilirdim içinde parabenin her çeşidinin olduğunu! Paraben, kozmetik ürünlerinde kullanılan yapay bir koruyucu ve alejiye ve kansere sebep olabiliyor. Ayrıca hormonlara kadar etki ederek hormonal dengeyi bozuyor.Daha fazla bilgi burada. Artık Earth Mama&Angel Baby’yi tercih ediyorum, içinde hiçbir toksik madde yok, son derece güvenilir.


Evet belki marketlerde satılan ticari ürünlere göre daha pahalı organik ürünler.Yine Blogcu Anne’nin şu röportajında şöyle diyordu Defne Koryürek:


''Maalesef bizim insanımız güvenilir gıdaya para vermeyi gereksiz bir yatırım olarak görüyor. Anne-babalar, organik gıdaya para harcamamak için organik ürünleri sadece çocuklarına almak gibi tercihlerde bulunabiliyorlar. Ancak, örneğin, pahalı bir cep telefonuna yatırım yapmaktan çekinmiyorlar.


Önceliklerimizi değiştirmeyi göze almamız lazım. Büyük evlerde yaşamak, son model cep telefonlarına sahip olmak önceliklerimiz olduğu sürece, bunlara harcadığımız paradan kısmadığımız sürece organik gıda bize ‘pahalı’ gelmeye devam edecek.''


Ne kadar doğru…Önceliklerimizi bilmiyoruz, mesele bu.Bir kıyafete ya da telefona verilen paraya acımıyoruz çoğu zaman ama sağlığa yatırım yapmayı gereksiz buluyoruz.


Organik ürün konusunda http://www.ekoorganik.com’dan


Organik kozmetik konusunda http://www.saru.com.tr/ ‘den


Kullandığınız kozmetiklerin tehlike derecesini öğrenmek için de http://www.cosmeticdatabase.com/ ‘dan faydalanabilirsiniz.

Ve ayrıca http://www.safecosmetics.org/ 'a da göz atmanızı öneririm.

7 Şubat 2011 Pazartesi

İçgüdüsel Doğum 3

''Zen Budizm’inde bir öğreti vardır: ‘’Fazladan hiçbir şey yapmayın.’’ Bu uygulama Martin Lee ve arkadaşlarının yazdığı Tai Chi Şifa Sanatı adlı kitapta çok güzel bir şekilde betimlenmiştir:

Bir tavuğun civcivlerinin doğmasını kesin olarak sağlamak için yapması gereken nedir? Yalnızca dört şey: Rahatlamak, nefes almak, ayaklarının altındaki toprağı hissetmek ve sonra fazladan başka hiçbir şey yapmamak. Bu davranışları tavuğu, kuluçkadan çıkmamış olan yavrularının üzerinde olumsuz etki yapabilecek olan gerilimden korur. Eğer tavuk gerilim hissederse; vücut sıcaklığını korumakta yetersiz kalabilir ve yumurtalardan yavru çıkmayabilir. Eğer tavuk fazladan bir şeyler yapmaya kalkarsa, ortada civciv olmayacaktır.Örneğin,kuluçka süresince tavuk arada bir yumurtalarının üstünden kalkar ve yumurtalarını çevirir.Fazladan bir şey yapmamak demek,gereksiz hiçbir şey yapmamak demektir.Tavuk kuluçkadayken yumurtalarının üzerinde zıplamaz,civcivlerin çıkmaya hazır oup olmadıklarını görmek için yumurtalarda delik açmaya kalkmaz veya on dakika mola almaz.Yalnızca ve basit bir şekilde,içgüdüsel olarak yumurtaları çevirir.


…Tavuklar, doğadaki çoğu varlık gibi hiç kimsenin kendilerine öğretmesi gerekmeden yaşamayı öğrenirler.Nasıl rahatlamak,nefes almak,bastıkları toprağı hissetmek ve fazladan başka bir şey yapmamak gerektiğini bilirler.


Fazladan hiçbir şey yapmamak, bu dört öğeden en zorudur,başlangıçta size öyle gelecektir.Bunun anlamı,her işi olabildiğince doğal ve içgüdüsel bir şekilde yapmak,doğanın size yardım etmesine izin vermektir.Siz ne kadar az yaparsanız,doğa sizin için o kadar fazlasını yapacaktır.''



Bu kitaptan alıntılarımın sonuncusuydu bu. Çok daha fazlası var içinde ,onun için alıp okumanızı tavsiye ediyorum tekrar.


Doğumun ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini ve basitliğini anlatmak için daha fazla söze gerek var mı bilmiyorum.


Blogumun sağ tarafındaki ‘gadget’lardan biri ‘Stand and deliver( Ayağa kalk ve doğur)’ isimli bir siteye yönlendirir sizi. İlk bebeğine uzun uğraşlar sonucu 10 sene sonra hamile kalmış ve bebeğini evinin banyosunda tek başına doğurmuş olan bir annenin blogu. İkinci çocuğunu yine evde , bu sefer ebe yardımıyla dünyaya getirmiş ve şu anda üçüncü çocuğuna hamile.Burada üçüncü doğumu için hazırladığı doğum planı var.


Şunu hiçbir zaman unutmayın ki: Doğum sizin. Bebek sizin. Beden sizin.


Hepsinin kıymetini bilin.


Doğumunuza dair bilinçlenin, bilgilenin, hazırlanın.


Edilgen değil etken olun.


Kuzu değil aslan olun.


Hadi! Ayağa kalkın ve doğurun!


4 Şubat 2011 Cuma

İçgüdüsel Doğum 2


''Batılı kadınların çoğunluğu olarak bizler,doğum sancıları çekinceye ve doğum yapıncaya kadar asla fiziksel olarak denenmemişizdir.Asla on altı veya yirmi dört saat yemek yemeden ve uyumadan durmamışızdır.Belki bir iki günü duş almadan,dişimizi fırçalamadan,saçımızı yapmadan veya makyaj yapmadan geçirmişizdir.Çok daha azımız yıkanmamış,terli,çıplak ve alt tarafından sıvılar,kan ve dışkı sızarken bir başkasının kendisine dokunmasına,kendisini görmesine veya koklamasına izin verir.Doğumun güçlükleriyle karşılaştığımız zaman korkumuzu,endişemizi ve ağrıya verdiğimiz tepkileri saklayamayız.Vücudumuz kıvranarak iner çıkar,kusar,homurdanır,çığlık atar ve sıvılar sızdırırken;sosyal birer varlık olarak bütün çekingenliklerimizden ve süslerimizden soyunuruz.

Hayvan,herkes görsün diye ortaya çıkmıştır.
Susan Diamond / Hard Labor (Zor doğum)

Bundan sonraki hayatıma ilişkin şu anda en büyük isteğim; bütün bilgilerimi, öğrendiklerimi, öğretilenleri kafamdan silerek ikinci gebeliğimi tam anlamıyla bir hayvan gibi yaşamak. Evet bilmek istemiyorum ne zaman hamile kaldığımı, kaçıncı haftada olduğumu, bebeğimin kafasının çapını ya da tahmini kilosunu. Bütün bunları bilerek ve öğrenerek kendimi farkında olmadan şartlamak istemiyorum, alttan alta bir mesaj vermek istemiyorum bedenime ‘belki başaramayacağına’ dair.

Doğumda yanımda olacak herkesi önceden koklayarak tanımak istiyorum. Kokusunu tanımadığım biri yanıma yanaşmasın istiyorum.

Doğum sonrasında da toplumsallaştırılmış, medenileştirilmiş tarafımdan sıyrılarak, yine aynı bir hayvan gibi davranmak istiyorum. Yavruma kimse yanaşmasın, yanaşan da tırnaklarımdan nasibini alsın…

Bir kadın olarak kendime ve bedenime güvenerek, bebeğime ve doğaya güvenerek bir hayvan bilgeliğinde ve sakinliğinde doğurmak istiyorum.

Bir kadın olarak buna programlanmış, görevi bu olan vücuduma ihanet etmek istemiyorum.

Bu rahmin, döl yatağının, leğen kemiklerinin,bu ‘kadın’ bedenimin hakkını vermek istiyorum.

Bebeğim de dünyaya bu yoldan gelmeyi bekliyor çünkü her bebek gibi, o da rahme düştüğü ilk günden beri kendini buna hazırlıyor.

Onlara beklediklerini ve hak ettiklerini vermek istiyorum sadece…

Çok istiyorum…

Peki çok şey mi istiyorum?

2 Şubat 2011 Çarşamba

İçgüdüsel Doğum 1


''Lucy ile ilk karşılaşmam doğumla ilgili hazırlıklarımızın yönünü ani bir şekilde değiştirdi. Lucy,New Mexico Üniversitesi, Maxwell Antropoloji Müzesi’nde sergileniyor.0, 3.6 milyon yıl önce Afrika’da yaşamış insansıların 110 cm. boyundaki gerçek boyutlarda bir modeli.


Antropologlar Lucy’ yi buldukları yerde, aynı zamanda iri ve ufak tefek iki yetişkin tarafından bırakılmış ayak izlerini ve yetişkinlerin birinin ayak izlerine basarak yürümüş bir çocuğa ait ayak izlerini de bulmuşlardır.


Ben bunları öğrenince, Lucy’ ye bakışım değişti; onu eski bir kadın olmanın yanı sıra,eski bir anne olarak görmeye başladım.


Lucy hamileyken, ne zaman ve nasıl hamile kaldığını bilmiyordu. Rahminin kaç cm. olduğu, kaç gr. protein tükettiği veya ne zaman doğum yapacağı onu ilgilendirmiyordu. Anı yaşıyor; karnı iyice büyürken, uyku ve beslenme konusunda giderek değişen ihtiyaçlarına bilinçsiz bir şekilde tepki veriyordu.


Lucy doğum sancıları başladığı gün, rahminin kaç cm. açıldığını veya bir gün erken mi yoksa iki hafta geç mi doğum yapacak olduğunu bilmiyordu. Ne yapması gerektiği konusunda danışabileceği hiç kimse yoktu. Kendiliğinden, vücudunun verdiği mesajlara karşılık veriyor ve ne zaman yemek yemeyi bırakacağını,ne zaman dinleneceğini,ne zaman farklı şekilde nefes alması gerektiğini ve hatta ne zaman çığlığı basması gerektiğini içgüdüsel olarak biliyordu.


Lucy’nin nasıl doğum yaptığına ilişkin hayalime dalmıştım ve ilkel koşullarda, öz bilinçten yoksun şekilde doğum yapmanın nasıl bir şey olacağını zihnimde canlandırmaya çalışıyordum. Hayatımda ilk kez, eğer yerleşik bir yargıya uygun olsun diye zorlamaya, denetim altına almaya veya belli bir biçimde doğum yapmaya çalışırsam bunun ‘doğal’ olmayacağını anladım.''


İçgüdüsel Doğum Kuraldışı Yayınları'ndan henüz piyasaya çıktı. Kuraldışı’nın her kitabı okumaya değerdir bana göre, Nil Gün’e bilhassa sevgim ve saygım çoktur.

Hızımı alamayıp birkaç kere daha yer vereceğim içinden alıntılara,bugünküne '1' dedim o yüzden.

Hamileyseniz, ikinci doğumu düşünüyorsanız ya da doğum konusuyla ilgileniyorsanız bu kitabı şiddetle tavsiye ederim.

30 Ocak 2011 Pazar

Sezen Aksu,Halil Cibran,Mary Haskell




Sezen Aksu'nun Deniz Yıldızı albümündeki 'Hala haber bekliyorum senden' isimli şarkıyı dinlerken o zamanlar anlamıyordum,hayır durun önce sözlerini yazayım:




Hala haber bekliyorum senden

Yazık bir şey gelmiyor elden


Şükür çocuklarımız büyüdü

Elleri ekmek tutar oldu

Bu yalnızlık aldı yürüdü

Git gide sen oldu büyürken


İyi şeyler de olmadı değil

Aynı deryaya doğru bu seyir

'Okçu'nun önünde saygıyla eğil

Bir selam yolla gittiğin yerden


Bu şarkılar şifa duaları

Bu şarkılar yıkar duvarları

Bu şarkılar dostluk sal'aları...


O zamanlar anlamıyordum dediğim 'okçu' kimdi bilmiyordum.Halbuki sözlerin altında da yazıyordu Halil Cibran'ın 'Çocuklarınız' şiirine atıfta bulunulmuştur diye.Zahmet edip bulup,okumamıştım şiiri...


Şimdi ise her ama her okuyuşumda aynı coşkuyu duyuyorum içimde.Çocuk yetiştirmedeki en büyük kılavuzum oldu diyebilirim bu şiir...


Çocuklar, sizin çocuklarınız değil

Onlar kendi yolunu izleyen 'hayat'ın oğulları ve kızları

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller

Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil

Çünkü ruhlar yarındadır

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın

Çünkü hayat geriye dönmez

Dünle de bir alışverişi yoktur


Siz yaysınız,çocuklarınız ise

Sizden çok ilerilere atılmış oklar

Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür

Ve o yüce gücü ile yayı eğerek

Okun uzaklara uçmasını sağlar

Okçunun önünde kıvançla eğilin

Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar

Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever


Ve Mary Haskell'in Halil Cibran'a yazdığı bir aşk mektubundaki satırları ben yazmış olmayı dilerdim,oğluma ithafen...Bunlar benim cümlelerim olacak kadar benim dilimden,içimden çünkü:


Ne olursan ol beni hayal kırıklığına uğratamazsın;senin kim olabileceğin veya nasıl davranabileceğine dair hiçbir ön yargım yok.Seni öngörmeyi istemiyorum,seni sadece keşfetmek istiyorum.Sen beni hayal kırıklığına uğratamazsın.

23 Ocak 2011 Pazar

Havada 'statü' kokusu var!


Son yıllarda yeni doğan sünneti pek bir moda(!) biliyorsunuz.


Özellikle kalbur üstü diye tabir edilen kesimden büyük bir talep görüyor.Özel hastanelerin doğum paketinde sunuluyor ebeveynlere.'Her şey dahil' bir nevi!


Sanki yeni doğan sünneti yaptıranlar modern ve şehirli...

Çocuk büyüdükten sonra (yanına bazen bir düğün de koyarak) yaptıranlar geleneksel ve köylü...

Benim sünnet yaptırma gibi bir mecburiyetim olsaydı 'köylü' olmayı tercih ederdim açıkçası.


Belki siz gerçekten çocuğunuzun iyiliğini düşündüğünüz,hatırlamayacağını(!) varsaydığınız için yaptırdınız.Olabilir.


Fakat,özelden ziyade genele baktığımızda böyle bir hava seziyorum ben.

Bir tek ben miyim peki havadaki bu 'statü' kokusunu alan?

İki farklı kesim arasındaki farkın altı sünnet vesilesiyle bir kere daha kalın çizgilerle çizilmiyor mu?

Bana mı öyle geliyor yoksa?





Geçenlerde 'Emziren Anneler' grubunda da tartışıldı sünnet konusu.Hatta bir anne, bir yakınının oğlunun yedi yaşında sünnet edildiğini ve çocuğun eve gelince 'Ben ne yaptım da bana bunu yaptınız?' dediğini yazdı.

Evet,böyle bir cümleye cevap vermek,böyle bir cümleyle baş etmek zor hakikaten.

Bebek sünnetinde ise tek fark bebeğin konuşamıyor oluşu,öyle değil mi?

Konuşamamasından,dilinin olmamasından faydalanmak değil de nedir bu?
Ben daha acımasızca buluyorum olaya böyle yaklaşmayı.

İnsanın belki de ömrü boyunca en savunmasız olduğu dönem bebeklik.

Ve bilinç altının en açık olduğu.

Fiziksel olarak ise üst deri penis başına yapışık durumda,ayrılmaya hazır değil.Gerek ruhsal gerek fiziksel açıdan birini ya da bir şeyi 'zorlama' hayatın hangi anında doğru ki bu anında olsun?


Yeni doğan bir bebeğin sadece annesinin şefkatine,kokusuna,memesine ihtiyacı vardır.


Sevgiye ihtiyacı vardır.


Neşterlerle üstüne saldırılarak derisinin yüzülmesine değil...(Olayı böyle süsleyip püslemeden olanca çıplaklığıyla yazınca ne kadar acı geliyor kulağa,değil mi?)


Ne uğruna olursa olsun,lütfen bırakalım bebeklerin canını yakmayı...


Doğaya bakmayı beceremiyorsak bile,


Becerelim kalbimize bakmayı...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Muzlu kek

'Evimizden eksik olmuyor.' dersem abartmış olmam bu kek için.İçinde sıfır şeker ve sıfır yağ olduğuna inanmak zor hakikaten.Özellikle Aliş için çok besleyici bir kek,kendisi de bayılıyor sağolsun;kahvaltıda,akşam üstü uykudan kalkınca,ne zaman bulursa yumuluyor resmen!
Tarifin orjinali burada,benim yaptığım şekli ise aşağıda:

Malzemeler:
4 olgun,orta boy muz (evde kararmaya yüz tutmuş muzlarınız varsa böyle değerlendirebilirsiniz,rondoda çekiyoruz hepsini)

5-6 çorba kaşığı kuru üzüm

10-15 ceviz (rondoda çekilmiş,ister iri,ister un gibi çekin)

2 yumurta (ayrı bir yerde çırpıp ekliyoruz)

yarım su bardağından biraz az süt veya kefir veya yoğurt (tarifin orjinalinde 2 yemek kaşığı kaymak diyor,artık o anda elinizde ne varsa)

1 su bardağı tam buğday unu

1 su bardağı yulaf ezmesi

1 tatlı kaşığı tarçın ( geçen sefer koymayı unutmuşum ama öyle de güzel oldu.)

1 tatlı kaşığı karbonat veya kabartma tozu ( fazla kabaran bir kek değil zaten)


Bunları sırasıyla karıştırıp,küçük kare bir kek kalıbına yağlı kağıt serip üstüne döküyoruz.170 derece fırında 30 dakika pişiriyoruz.

Bir dilimi tatlı ihtiyacınızı fazlasıyla gideriyor,üstelik de sadece 90 kaloriyle!

Daha ne olsun?

Afiyet olsun!

12 Ocak 2011 Çarşamba

Dr.Hakan Çoker'le doğal doğum kursu


Benim Hakan Çoker’le ilk tanışmam doğumumdan birkaç ay sonra gazetede okuduğum bir röportajı sayesinde oldu.’Doğal doğum dağ çileğiyse,sezaryen (artık bunun keyfi planlı sezaryen olduğunu herkes anlıyordur sanırım,acil sezaryene kimsenin bir şey dediği yok zaten.) hormonlu çilektir.’ diyordu.’Vay be! Böyle doktorlar da varmış demek ki!’ demiştim ve ismini hafızama kazımıştım. Ve sadece bir ismin peşine düşmemle önümde bugün bile hala girip çıkmaya doyamadığım,doğaya ve doğala ait şahane kapılar açıldı.


Bu yüzden kendisiyle, kendimce bir gönül bağım vardır.


Hatta kendisini ilahlaştırdığım zamanlar da olmadı değil, soyu tükenmiş doktorlardan olduğu için. Kursa giderken bir Hollywood yıldızıyla tanışmaya gidiyormuş gibi bir halet-i ruhiye içindeydim desem yalan olmaz,Allah bana da akıl fikir versin ne diyeyim!


Bu kadar yazıp çiziyorum ama demek ki neymiş? Ben doktor düşmanı falan değilmişim, tıbbi müdahale düşmanı hiç değilmişim.


Aynı hayranlığı Prof.Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da duyarım mesela.


Bu ikisini diğer doktorlardan ayıran farkları görebilenler zaten nedenleri(mi) de kolayca anlayabiliyorlardır, dolayısıyla uzun uzadıya yazmayacağım.


Hafta başında kendisinin düzenlediği doğal doğum kursuna katıldım. Teorik açıdan fazla bir şey öğrenmeyi beklemiyordum, zaten bu konuları fazlasıyla araştırmış,hatta yalamış yutmuş biri olarak.Pratik olarak da,öğretilen nefes egzersizleri,izlediğimiz birbirinden güzel doğum videoları,hem eğlenceli hem değişik şeyler hissettiren,derinlerimizde kalan birtakım şeyleri ortaya çıkaran psikodrama örnekleri yanıma kar kaldı.


Ama, kursa giderken hiçbir şey bilmediğimi düşünerek yazacak olursam neler yazardım?


Doğum, ilkel beynimizin işi. Kendimizi doğaya bırakıp,bedenimizi dinleyebilirsek,mahremiyetimizi koruyup,içimize dönmeyi başarabilirsek doğum gayet olağan ve basit bir eylem aslında.


Şimdiye kadar duyduğumuz, dinlediğimiz korkunç doğum hikayelerinden de sıyırmalıyız zihnimizi.


Bütün bunların sonucunda ‘ağrısız’ bir doğum bile yapabilmemiz mümkün. Ağrı nedir? Önce bunu bir netleştirmeliyiz kafamızda. Doğum kolay bir eylem değil,orasını kabul ediyoruz;fakat gerekli teknikleri bildikten sonra en az yarı yarıya kolaylaştırabilmek bizim elimizde.Eskiler teknik mi biliyorlarmış deriz hemen ama o zamanlar kadınların bu yeteneği ellerinden günümüzde olduğu kadar alınmamıştı,bu kısmı atlamayalım.İç güdülerinden,bedenlerinden bizim kadar uzaklaşmamışlardı.Doğadaki herhangi bir memeli doğum yaparken bir tehlikeyle karşılaştığında,doğumunu durdurup kaçmaya başlıyor.Ceylan-aslan gibi düşünebilirsiniz bunu.Fakat insanlar için günümüzde ‘aslan’ o kadar çok ki.Hele ki hastanelerde,her kapıdan doğumunuzu bozabilecek,durdurabilecek o kadar çok aslan çıkma ihtimali var ki;bunları bilip,bilinçlenip,doğum tercihlerini ona göre yapması gerekiyor bir anne adayının.Doğum en başta annenin.Önce bunun sorumluluğunu alması gerekiyor bir kadının eğer doğumu müdahalesiz gerçekleştirmek istiyorsa.


Bu noktada en önemli şey doktor ve gebe arasındaki güven ilişkisi. Bunun doğum anına bırakılmadan daha muayeneye gittiğiniz ilk günden itibaren kurulması ve geliştirilmesi gerekiyor. Eğer bunu sağlayamadıysanız, son anda doktorunuz size bir müdahaleden veya sezaryenden bahsettiğinde güvenmeyerek inatlaşmanız doğru değil. Sorumluluk almak-sorgulamak ve ukala olmak arasında ince bir çizgi var, doğru yerde durmayı bilmeniz gerekiyor.


İzlediğimiz birçok videoda kadınlar, bağırıp çağırmadan, gayet sakin, hatta zevk alarak doğuruyorlardı. Nedir peki bu kadınlarla aramızdaki fark? Zihinsel olarak doğuma yaklaşımımız, doğuma bakış açımız.Bu kadar basit!Bağırmak da kötü bir şey değil elbet, vücudunuz size bunu söylüyorsa rahatlamak için bağırabilirsiniz de.Ama bu her zaman acı çektiğiniz anlamına gelmeyebilir.


Rahimdeki çizgili kasların kasılıp, bebeği itmeye başlamasıyla başlıyor doğum. Buna benzer bir eylem daha var her gün yaptığımız: Tuvalete çıkmak. Ama hiçbirimiz normal bir dışkılama esnasında ağrı hissetmiyoruz değil mi? Çünkü düşünmeden yapıyoruz bu işi. Aman ben şimdi çizgili kaslarımı kasacağım, yuvarlak kaslarım da çıkmasında bana yardımcı olacak falan diye düşünmüyoruz,değil mi?Veya normal çalışması sırasında vücudumuzda ağrı yaratan başka bir kasımız var mı?Rahim kaslarının görevi de zamanı gelince bebeği itmek.Bunun için oradalar.Ha belki zorlamadan veya spor yapıp çalıştırdıktan sonra ağrır bazı kaslarımız ama onun acısı da hemen değil ertesi gün çıkar.Doğum da eğer gerçekten ağrılı bir eylemse,acısının o anda değil ertesi gün çıkması gerekir.


Yine de rahim kaslarının zorlanıp , diğer kaslardan biraz daha fazla kasılacağını kabul edersek ilaç dışı teknikler de var uygulayabileceğimiz. Bunların birincisi gevşeme. Eğer gündelik hayatta zaten hamur kıvamında bir kişilikseniz, sizin için fazla bir problem yok.Ama kaçımız türlü dış etkenler yüzünden kasmıyoruz ki kendimizi?Doğum anında istenilen gevşeme için bunun alıştırmalarına hamilelik sürecinde başlamak lazım.Yoga bu iş için biçilmiş kaftan.’Yoga yapıp da doğal doğumu beceremeyen bir kadınla karşılaşmadım.’ dedi Hakan Çoker.


Gevşemek ve doğumu kolaylaştırmak için en önemli şeylerden biri de nefes almayı bilmek. Derin ve güzel nefesler alarak, doğru ıkınabilmek doğumu çok çok kolaylaştırıyor.Hiç ıkınmasanız dahi o bebek oradan çıkar ama doğru ıkınarak süreci kısaltabilirsiniz.Göğüs değil karın nefesi alacaksınız.Denerseniz göreceksiniz ki göğüs nefesiyle ıkınabilmeniz mümkün değil zaten.


Mahremiyete saygı da doğumun olmazsa olmazları arasında. Buradayken Sağlık Bakanlığı’yla görüştüler. Güzel bir haber var,hastanelerde doğum odalarında doğum masası direkt odanın kapısına bakar durumda olmayacakmış artık.Bu konu yeniden düzenlenecekmiş ve sadece buna bağlı olarak bile normal doğum sayısında artış olacağını düşündüğünü söyledi.Ne kadar basit ama aynı zamanda ne kadar önemli bir konu.Doğum yapılan odaya orada işi olmayan personelin girmesini istemediğinizi yapacağınız doğum planında hastaneye iletebilirsiniz.Oldu ki unuttunuz,doğum esnasında yakınlarınızdan birini bu konuda görevlendirirseniz mahremiyetinizi büyük ölçüde korumuş olursunuz.


Bir diğer önemli konu da hareket özgürlüğü. Kimse yatarak doğurmak zorunda değil! Saatlerce NST’ye bağlı olmak ya da serum takılmak zorunda değilsiniz. Kendinizi bedeninize bırakırsanız o zaten size söyleyecek o anda hangi pozisyonda rahat edeceğinizi. Aktif doğum bu demek zaten. Özellikle ayakta ıkınmak yer çekiminin etkisinden dolayı çok daha rahat edeceğiniz ve bebeğin çıkışını kolaylaştıran bir yöntem olacaktır.


Epizyotomi ülkemizde nerdeyse her kadına uygulanan bir müdahale çeşidi maalesef. Bırakın ilk doğumu ikinci hatta üçüncü doğumda bile hiç düşünmeden uygulanan bir yöntem haline gelmiş. Şaka gibi! Bu konuyu da doktorunuzla önceden konuşmanızda fayda var.


Bu kesiden mümkün olduğunca korunmak istiyorsanız gebeliğinizin 6. ayından itibaren perine bölgesine zeytinyağı,tatlı badem yağı gibi alerji yapmayacak bir yağla masaj yapmanız da çok işe yarayabilir. Ikınmanın son safhalarında da acele etmez ve ettirilmezseniz kesisiz ve yırtıksız bir doğumu kolaylıkla yapabilirsiniz. Hatta elinizi oraya koyarak,bebeğinizin başını hissederek,olayı kendi kontrolünüz altına da alabilirsiniz.


‘Her şeye rağmen yine de bazı müdahaleler kaçınılmaz olabilir. Hatta her şekilde müdahale edilmek zorunda kalabilirsiniz. Ama bu yine de coşkulu ve güzel bir doğum yaşamanıza engel olmamalı.Moral bozarak,içinde bulunduğunuz anın tadını çıkarmazlık etmeyin.’ diye ekledi ayrıca.


Dediğim gibi,bunlar bilmediğim konular değildi.Daha fazlasıyla ve ayrıntısıyla biliyorum hatta.Benim bu kursa gidiş sebebim daha çok kendisiyle şahsi olarak tanışmak,elektriğimin tutup tutmayacağını görmek içindi.’Tuttu mu peki?’ derseniz,evet fazlasıyla!


Son derece alçak gönüllü, Türkiye’nin en iyi doktorlarından biri olmasına rağmen kendini bir halt sanmayan,esprili,rahat,tatlı mı tatlı bir adam!Doğum olayına tam aynı açıdan bakıyoruz,kafamız aynı mantıkla çalışıyor.Onunla beraber olursa doğumumun nasıl sonuçlanacağı da önemli değil benim için aslında.Doktora güvenmek böyle bir şey galiba.


Kurs bitiminde ayrılırken kendimi tutamayıp boynuna sarıldım.’Sizi çok seviyorum.’ dedim.’Bu yoldaki en büyük destekçilerinizden biriyim. İkinci doğumumda sizi nerede olursanız olun bulacağım. Beraber şahane bir ev doğumu yapacağız ve ondan sonra bu kurslarda gösterilen videolardan biri de benim doğum videom olacak.’ dedim.


Güldü,’Tamam.’ dedi.

http://www.dogaldogum.com/

http://www.dogumakademisi.com/

Tartışmaya(!) gel!




Anlamsız bir tartışma var son günlerde biliyorsunuz gündemde. Yani en azından Ayşe Arman köşesinde öyle yazmış.’Planlı sezaryen mi doğal doğum mu tartışmasına hoş geldiniz’ diye bir başlık(ımsı) atmış.


Nasıl bir tartışmaysa bu, neyle ne karşılaştırılıyor anlayamadım ben?


Vay efendim işi bu olduğu için mi doğal doğumu savunuyormuş ( İnsanın doğalı savunması için bunun işi mi olması gerekir???), vay efendim kadın doğumcuların eşleri niye planlı sezaryen oluyormuş?Bunlar ne kadar basit ne kadar sığ bir mantığın, bir de üstüne üstlük şahane soru sorduğunu zanneden bir zihnin soruları?Genel olarak Ayşe Arman’ın bu röportajdaki üslubunu hiç beğenmedim,çok sevimsiz ve taraflı geldi bana. Aklı sıra karşıdakini köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.


Şunu herkesin bilmesi gerekir ki;doğanın dilinden,doğanın ağzından,doğayı temel alarak konuşan bir insanı asla köşeye sıkıştıramazsınız.O yüzden bu konuda eğitiminiz ne olursa olsun tartışmaya girmemenizde fayda vardır.


Kadın doğumcuların eşlerinin niye sezaryen olduğu nasıl bir sorudur Allah aşkına?


İsterse dünyanın bütün doktorları sezaryeni önersin, övsün, göklere çıkarsın; isterse hepsinin eşleri sezaryenle doğum yapmış olsun; bu neyi değiştirir?


Veya (yine dayanamadım, sıkıştıracağım araya) dünyanın bütün doktorları sağlıklı bir çocukta sünnetin faydalarından bahsetsin.


Kafası çalışıp, doğaya bakmayı bilen insan için kaç yazar?


Doktorlarla doğayı karşılaştırmak da neyin nesidir?


Doğa, bütün doktorların üstündedir.


Doğa, bütün tıbbi makalelerin de üstündedir.


Doğa, tıbbın üstündedir.



Önce bunu efendi gibi kabul edeceksin, sonra tıbbın sadece gereken yerde, sadece gerektiği kadar kullanıldığında gerçekten ‘tıp bilimi’ olduğunu, insanlığa gerçek faydasının ancak o zaman olduğunu anlayacaksın.


Sonra tartışmaya gireceksin.

Kaldı ki ondan sonra da zaten girmeyeceksin.



Bana kalırsa doğayı korumak sadece çevreyi korumak, yeşili korumak değildir.


Tıbbi gerekçesiz planlı sezaryene ve sünnete evet dememek de doğayı korumaktır.


İnsan doğasını…

7 Ocak 2011 Cuma

Dr.Sears ve sünnet





Dünyanın önde gelen pediatristlerinden hatta belki de 1 numaralı pediatristi.Dr.Sears’ın sünnet hakkındaki yazısının orjinali burada. Aşağıda tercüme etmeye çalıştım:


Oğlunuzu sünnet ettirip ettirmemeye karar vermek:


Bu, birçok ebeveynin karşılaştığı bir karardır.Bu konuda,yanlış anlamaya açık ve hükmü geçmiş birçok bilgi bulunmaktadır.Karar verirken göz önüne almanız gereken maddelerin bir özeti aşağıdadır:


1) Tıbbi yararları- YOKTUR! Bazı tıbbi yararları olduğunu düşündüğünüz için bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmeyin. Amerikan Pediatri Birliği (AAP) en son çalışmalarında son yıllardaki (son birkaç on yıl)) verilere bakarak sünnetin tıbbi yararı olup olmadığını araştırmışlardır. Kararları :YOKTUR.Sünnetin yapılmaya değer tıbbi bir yararı yoktur.Aşağıda,önceden doğru olduğuna inandığımız ,şimdi ise doğru olmadığını bildiğimiz faydaları sıralanmıştır:



-Temizlik : Sünnetli bir penisin sünnetsiz bir penis gibi üst derinin altında beyaz bir madde(smegma) toplamayacağı için temizlik kısmı doğru olsa da bu tıbbi bir yarar değildir.Sadece,duşta yıkanacak fazladan bir bölge olması demektir.



-Cinsel yolla bulaşan hastalık riskini azaltması : Bu da şimdi doğru olmadığını bildiğimiz bir efsanedir.



-Penis kanseri riskini azaltması : Sünnetli erkeklerin penis kanseri riskinin az olduğu düşünülürdü.Fakat sünnet sayesinde elde edilen bu faydanın çok küçük olduğu bugün bilinmektedir.AAP bu faydanın sünnet ettirmeye değmeyecek kadar küçük olduğuna karar vermiştir.



-Üst deri enfeksiyonlarından korunmak : Doğrudur,bazen üst deri tahriş olabilir.Ama yıkamakla bile kolayca tedavi edilebilir.Nadiren de olsa tahriş olan üst deri enfeksiyon kapabilir.Bu da antibiyotikle kolayca tedavi edilebilir.İnsanın hayatında başına bir veya iki kez gelebilecek böyle bir durum,bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmek için geçerli bir sebep değildir.



-Daha sonra yapılmaya ihtiyaç duyulmasından kaçınmak istemek: Herhangi bir kimsenin tekrarlayan enfeksiyon problemleri yüzünden antibiyotik tedavisi görmesi çok çok az rastlanan bir durumdur.Bazı kimseler bu yüzden genel anestezi altında sünnet olmak durumunda kalabilirler.Fakat bu her bebeği/çocuğu sünnet etme sebebi olmayacak kadar nadir görülen bir durumdur.



-Mesane enfeksiyonlarını önlemek : Sünnetli erkeklerin mesane enfeksiyonlarına yakalanma riskinin daha düşük olduğu düşünülüyordu.AAP şimdi sünnetin bu açıdan yararının çok düşük olduğunu,ve bu yararın da sadece yaşamın ilk yılları için doğru olduğunu kabul etmektedir.Ondan sonrası için bir risk farkı bulunmamaktadır.Ve sünnet için bir sebep teşkil etmemektedir.



BU YÜZDEN ÇOCUĞUNUZU SÜNNET ETTİRMEYE SAĞLIK AÇISINDAN YARARLARI OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK KARAR VERMEYİNİZ.



2) Dini sebepler: Bazı kimseler dini veya kültürel sebeplerden sünneti tercih ederler.Bu kişisel bir karardır.



3) Dalga geçilmek istememek: Bu,Amerika’da birkaç on yıl önce doğru olabilirdi ama şimdi gerçek şudur ki sünnetsiz oğlunuz soyunma odasında iyi arkadaşlıklar kuracaktır.Amerika’da çocuğunu sünnet ettiren aile sayısı her geçen gün giderek azalmaktadır.(Bu kısım Türkiye için pek geçerli değil maalesef,ama ben farklılıklarını bilen,onları olduğu gibi kabul eden,özgüvenli bir çocuk yetiştirebileceğime dair inancımı hep koruyacağım.Ayrıca son yıllarda çocuğunu sünnet ettirmeyi düşünmeyen,bunu dile getirmekten korkup,çekinmeyen ebeveyn sayısı da artmaktadır.Dolayısıyla inanıyorum ki yakın gelecekte sünnetsiz olmamak çok da garip bulunmayacak,en azından bizim yaşadığımız çevrede.)



4) Bakımının zor olması: Bazı kimseler özellikle çocukluk döneminde üst deriyi geri çekip yıkamanın problemli bir iş olduğunu düşünebilirler. Zaten üst derinin penis başından ayrılıp kolayca geri çekilebildiği 3 yaş-ergenlik arası döneme kadar üst deriyi geri çekmemeniz tavsiye edilir.O zamana kadar da özellikle dikkat etmeniz gereken bir şey yoktur.



5) Çocuğun babası gibi görünmesini istemek:Çocuğun babasıyla arasında fark edeceği temel farklılık saçlarıdır. Siz ona farklılığın nedenini anlatacağınız yaşa gelene kadar hiçbir şey fark etmeyecektir.



Demek ki sünnet için sebepler neymiş?



-Dini sebepler,yukarıda bahsedildiği gibi.



Bu kadar! Sünnet için kişisel tercihten ve dini inançlardan başka bir neden yoktur.



Sünnet ettirmemek için sebepler nelerdir?



1)Doğayı kendi haline bırakın. İster Tanrı’nın isterse doğanın erkekleri bu şekilde yarattığına inanın,ama erkeklerin üst deriyle doğmalarının bazı sebepleri olmalı.Tanrı’nın/doğanın yarattığını değiştirmeye çalışmak neden?



2) Duyarlılık ve cinsel haz : Üst deri sinir uçlarıyla doludur ve bu yüzden dokunmaya karşı çok duyarlıdır.Bu da cinsel hazzı çok arttırır.



3) Üst deri penis başını korur.



4) Ahlaki mesele : Dünya üzerinde birçok kimse çocuğun rızası olmadan bir organının kesilmesini ahlaki bulmadığı için rutin sünnete karşıdır.Ebeveynler de sünnet ettirmeden önce bunun gelecekte çocuk üzerindeki etkilerini ve çocuğun belki de sünnetsiz olmayı tercih etmek isteyeceğini göz önünde bulundurmalıdır.



Sünnete karar vermeden önce kendinize şu soruyu sorun:’Bebeğimi/çocuğumu sünnet ettirmek için gerçekten iyi bir nedenim var mı?’



Eğer cevabınız dini nedenlerse, inancınızın yolundan gidin.(Bana kalırsa bu da doğru değil.Başka bir beden üzerinden sevap kazanmak hangi dinde var?Ne biliyorsunuz çocuğun Müslüman veya Yahudi olacağını?)



Fakat , ‘çünkü…’den başka bir neden gelmiyorsa aklınıza, kararınızdan önce yukarıda yazılanları göz önünde bulundurun.





5 Ocak 2011 Çarşamba

Benim de Neyzen'den aşağı kalır yanım yok!





Benim başım aynen Neyzen gibi modern tıpla ( Klasik tıp,Ortodoks-Batı tıbbı,siz adına ne derseniz deyin) hoş değil.


Hastaların korkularının, endişelerinin, heyecanlarının hiç dikkate alınmadan, onların sadece bir obje olarak görülmesi modern tıbbın bir marifeti çünkü. Şu ilaçlarına, aletlerine hayran olduğumuz,doktorlarını nerdeyse ilahlaştırdığımız,her dediklerini sorgulamadan yaptığımız modern tıbbın.


Oysa tıp sadece bir bilim değil, aynı zamanda bir sanat olmalıdır. Ama modern tıp sanatı reddeder. Her şey sayılarla, istatisliklerle ifade edilir.Hastaya ‘hasta’ bile denmez;onlar ruhu olmayan birer ‘olgu’dur.’Nefes alırken göğsüne bıçak batar gibi ağrısı olan Ahmet Bey’ denmez ;’Akciğerinde nodül olan olgu’ denir geçilir.


‘Hastalık yoktur hasta vardır’ sözünün tam tersine ‘Hasta yoktur hastalık vardır’ prensibiyle hareket eder.


Hastalığınızın teşhisini doktorunuz değil,Toshiba marka MR,Olympus marka endoskop,Siemens marka tomografi aleti koyar.


Tedavi seçimi,süreleri,dozlar ilaç endüstrisinin kurmayları tarafından belirlenir.


Psikiyatr Doç.Dr. Kemal Sayar bir yazısında bakın neler diyor:


‘’Günümüzün tıp ortamına bakıldığında empati yahut hemhal oluş üzerine kurulu bir pratik göremiyoruz. Doktor; pazarlanan/reklam edilen/satılan bir ürünün sağlayıcısı,bakım ise metalaşmış,bir ticari mala dönüşmüş.Bu öylesine vahşi bir rekabet ortamı ki,özellikle meslek ahlakına yönelik yaptırımların bulunmadığı ülkemizde her türlü değerin reklama alet edilebilmesine yol açıyor.


…Tıp ahlaktan soyulduğunda, yeryüzünün en soysuz ticari vasıtalarından biri olmaya adaydır. Ancak merhamet, hemhal oluş ve ahlak ile uygulanmasıdır ki, onu kutsal bir meslek kılar.


Tıp bir şefkat mesleğidir. Şefkat ise hemhal oluşla mümkündür. Modern tıbbın ıstırabı, ıstırabın tıbbını yok saymasından kaynaklanmaktadır.’’



İşte tam da bu nedenlerden benim modern tıpla ilişkim hep mesafeli olmuştur. Sayıları artık çok azalmış olsa da, düzenin farkında olan, düzene uymayan,hastasını her şeyden önce bir insan olarak görebilen,hastasıyla empati kurabilen ‘gerçek’ doktorlar var,sözüm öylelerine değil zaten.


Ama genel olarak bu ruhsuzluk bana göre değil.


Hastayı, hastalığı bir bütün olarak ele almayıp; sadece hastalıklı organa ilaçlarla,neşterlerle tabiri caizse saldırılması bana göre değil…


Sıkıldım artık, bugün faydalı denen şeye yarın zararlı denilen haberleri okumaktan...


Tıp fakültesinden mezun olduğu gibi kalıp, kendini bir gram bile geliştirmeyen; doğadan,doğaldan uzak,bir de bunlar yetmezmiş gibi burnundan kıl aldırmayan sözüm ona doktorlardan…


Kendilerini ‘Tanrı’,neredeyse her sene değişip bir öncekini yalanlayan bilimsel(!) makalelerini ‘kutsal kitap’ zanneden ‘doktorcuk’lardan…


En doğal olaylara bile ‘hastalık’ muamelesi yapılmasından…


‘Bekle ve gör’ prensibinin hep göz ardı edilip, ilaçlardan sabırsızca ve sorgusuz sualsizce medet umulmasından…


Gerekli, gereksiz her şeyi doktora soran; tek bir doktorun fikrini, tavsiyesini, teşhisini ilahi bir emirmiş gibi görüp; kendi aklını, fikrini, iç sesini dinlemeyi, duymayı beceremeyen ‘Doktoruma sordum…‘ diye lafa başlayan ‘doktorcu’lardan.


Fenalık geldi!


Bence yukarıda da belirtildiği gibi tıp bir sanat, doktorlar da sanatçı olmalı. O kapasiteye, yeteneğe sahip olmalı. Üniversite sınavında iyi matematik ve fen neti çıkarmaktan daha başka özellikler olmalı tıp fakültesine girebilmek için. Yetenek sınavıyla öğrenci alan okullar gibi olmalı. Ciddiyim. Doktor olmak isteyenlerin empati yeteneği olmalı;elinde bir sıcaklık,şifa olmalı.


Bütün bunlardan dolayı, ihtiyacım olduğunda bir doktora, onun vereceği ilaca ‘ezbere’ muhtaç olmamak için alternatif yöntemleri hep araştırıyorum. Okudukça okuyorum.


Özellikle çocuğum olduktan sonra daha da merak saldım bu konulara. Okuyorum, bilgileniyorum ki bir hastalık durumunda boynumu büküp kabul etmek zorunda kalmayayım doktorun ağzından her çıkanı.Bu demek değil ki her söylenene karşı çıkacağım,asla ilaç kullanmayacağım.Hayır.Fakat sorgulama yeteneğimi geliştirmek ve bu yeteneğin gelişmesiyle doğru orantılı olarak ‘doğru’ doktoru seçebilmek istiyorum.


‘İlaç içmeyi/çocuğuma vermeyi sevmiyorum ama napalım…’ demekle olmuyor bu işler.


İyi peki sevmiyoruz da ne yapıyoruz?


Başka yöntemler araştırıyor muyuz?


Evet, internet bilgi olduğu kadar bilgi kirliliği de var. Dikkatli olmak lazım.


Ama ben kendi adıma,internetteki doğru bilginin kurdu oldum diyebilirim. Her alanda iyiyle kötüyü ayırma konusunda olan doğal yeteneğimi, iç sesim ve analiz gücümle birleştirince her yazılana inanmak tuzağına asla düşmüyorum.


Bütün bu okumalarım, araştırmalarım, sistemi sorgulamam,kafa patlatmam sonucunda vardığım nokta şudur ki:Benim şifa bulma anlayışıma, insana holistik(bütünsel) bir açıdan yaklaşmayı başarabilen homeopati, refleksoloji,akupunktur,geleneksel Çin tıbbı,reiki daha uygun.Eğer mevcut hastalığın bir ACİLiyeti yoksa,cerrahi tedavi gerektirmiyorsa ya da tedavisi bu dalların kapsama alanı içerisindeyse önceliği bunlara vermek isterim.


Fakat ne yazık ki Türkiye’de kendinize uygun,gönlünüze ve aklınıza yatan bir tedavi yöntemiyle şifa bulmanız biraz zor.Çok uğraşmanız lazım,bu konulardaki uzman sayısı çok az çünkü.Gönül isterdi ki her şehirde işinin ehli homeopatlar, kayropraktik uzmanları,bebek ve çocuk rahatsızlıklarında deneyimli akupunktur uzmanları bulunsun.


Ya da/ ve de insanı insan yerine koyan, işin ticari boyutunu düşünmeyen, adam gibi klasik tıp doktorlarının sayısı artsın.


Fakat inanıyorum ki insanlar doğaya ve doğala yöneldikçe, bu sorunlar ortadan kalkacak ve dilediğimiz tedavi yönteminden insana yaraşır bir şekilde faydalanma konusunda şansımız artacak.

Bu yazının ana fikrini ıskalamayanlar esas amacımın tıbbı kötülemek olmadığını ama gerek doktorlar gerekse hastaların kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşündüğümü anlamışlardır diye düşünüyorum.

*Bu yazımda Prof.Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın ‘Adamın biri doktora gitmiş,gidiş o gidiş…’ isimli kitabından alıntılara da yer verdim.Modern tıbbın eleştirisini bir tıp doktorunun ağzından duymak isterseniz size de okumanızı tavsiye ederim.Hele günümüzdeki çoğu doktor için yaptığı ‘ilaç şirketlerinin kucağına oturmuş finolar’ benzetmesi var ki,’Hay ağzını öpeyim!’ dedirtiyor insana…



3 Ocak 2011 Pazartesi

Avokado



Gelelim avokadonun faydalarınaaa...:)


Ülkemizin güney sahillerinde yetiştirilen avokadonun asıl vatanı Meksika ve Guatemala.


Antalya'da her pazarda satılmasına/bulunmasına karşın Ankara'daki pazarlarda yok,en azından bizim pazarda yok diyeyim ya da.Ancak manavda bulabiliyoruz.Ha bir tek geçenlerde bir tezgahta rastlamıştım,köylü bir kadın getirmiş.Benim sandığa baktığımı görünce 'Ne ki bunlar?' diye sordu!Toplayıp getirmiş ama ne olduğunu,nasıl yendiğini bilmiyormuş.Ben ona anlatırken birkaç kişi daha toplandı başımıza.Küçük çaplı bir avokado semineri verdim oracıkta. :)


Müthiş şifalı bir besin.Kalorisinin % 80'i yağdan oluşmasına karşın,bu yağlar doymamış olduğu için kalp sağlığına oldukça faydalı.Birçok vitamin ve mineralden oldukça zengin olduğu için özellikle hamileler ve çocuklar için çok besleyici.Barındırdığı en önemli vitamin ise E vitamini.Yani cilt için birebir!İster yiyin,ister yüzünüze sürün.


Alırken mutlaka olgunu,yumuşamışı tercih edilmeli.Veya aldıktan sonra bir gazete kağıdına sarıp birkaç gün bekletirseniz yumuşayacaktır.


Kabuğunu incecik doğrayıp çekirdeğini çıkardıktan sonra isterseniz doğrayarak salatalara karıştırabilirsiniz,isterseniz de ezerek biraz tuz,limon ve sarımsakla karıştırabilirsiniz.Biz sarımsak koymuyoruz,onu yerine biraz bal katıyoruz.Kızarmış ekmeğin üstüne sürüp,üstüne de biraz peynir ve domates koyabilirsiniz.


Yüzünüze sürmek için de yine çatalla iyice ezip,biraz bal ve birkaç damla limon sıkarak kullanabilirsiniz.En iyi maskeden bile yüz kat iyi olduğuna garanti verebilirim.Haftada bir yapmak kafi gelecektir.Cildinize nasıl iyi geldiğine inanamayacaksınız!


Çocuklara balla tatlandırıp yedirebileceğiniz gibi,ezerek yoğurduna da karıştırabilirsiniz.Muz ile hemen hemen benzer besin değerine sahip olmasına karşın,muz kabızlığa sebep olabilecekken avokado bağırsakları son derece yumuşatır.

2 Ocak 2011 Pazar

Zenginlik sadeliktedir



'Less is more.' lafını ben böyle (bkz.başlık) çevirmiştim Türkçe'ye.Çok da beğenmiştim sonra bu çevirimi.

Hayatın her alanında geçerli bu cümle galiba,ya da varsa bir istisna şu anda benim aklıma gelmiyor en azından.

Ne zamandır üstünde düşündüğüm,hatta son zamanlarda iyiden iyiye uygulamaya başladığım sadeleşme planımı bu sene tam anlamıyla hayata geçirmeyi istiyorum.

Sadeleşme yolunda atılacak belki de en önemli adım kendinizi çok iyi tanımak ve bu sayede 'Neye ihtiyacım var?Buna gerçekten ihtiyacım var mı?Yoksa olmasa da olur mu? ' sorularına dürüst cevaplar verebilmek.

Bu hayatınızdaki her şey için geçerli.İnsanlar,eşyalar,alışkanlıklar...Yaşamınızda var olanları bir önem/öncelik sırasına koyup alt sıralarda kalanları elemeye başladığınızda sadeleşmeye başlıyorsunuz demektir.

Önem/elzem sırasını doğru yapabilmek mühim olan...

Ve ondan sonra hayatınızın nasıl kolaylaştığına,tıkanıklıklarının açılıp nasıl da rahatça akmaya başladığına ve zenginleştiğine inanamayacaksınız.

Yoksa sadeleşmek hayattan alınan zevkin azalması demek değil.Boş,yavan bir hayat yaşamak hiç değil...Tam tersine yaşanacak ve nefes alınacak alanlar açmak demek.

Ne kadar çok görsel ve duygusal yük taşıdığımızı bir düşünsenize.

Ağırlıklardan kurtulup,hafiflemek,havalanmaya başlamak demek sadeleşmek...

Daha fazla yazmam konunun ana fikriyle tezat oluşturacak gibi geldi şu anda.Diyeceklerimi dedim,iyisi mi kaçayım.

Ama kaçmadan şunları da şuraya iliştirivereyim:

''Hayatınızı ayrıntılarla israf ediyorsunuz...
Basitleştirin,basitleştirin.''
-Henry David Thoreau




The Power of Less Video from Leo Babauta on Vimeo.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...