30 Ocak 2011 Pazar

Sezen Aksu,Halil Cibran,Mary Haskell




Sezen Aksu'nun Deniz Yıldızı albümündeki 'Hala haber bekliyorum senden' isimli şarkıyı dinlerken o zamanlar anlamıyordum,hayır durun önce sözlerini yazayım:




Hala haber bekliyorum senden

Yazık bir şey gelmiyor elden


Şükür çocuklarımız büyüdü

Elleri ekmek tutar oldu

Bu yalnızlık aldı yürüdü

Git gide sen oldu büyürken


İyi şeyler de olmadı değil

Aynı deryaya doğru bu seyir

'Okçu'nun önünde saygıyla eğil

Bir selam yolla gittiğin yerden


Bu şarkılar şifa duaları

Bu şarkılar yıkar duvarları

Bu şarkılar dostluk sal'aları...


O zamanlar anlamıyordum dediğim 'okçu' kimdi bilmiyordum.Halbuki sözlerin altında da yazıyordu Halil Cibran'ın 'Çocuklarınız' şiirine atıfta bulunulmuştur diye.Zahmet edip bulup,okumamıştım şiiri...


Şimdi ise her ama her okuyuşumda aynı coşkuyu duyuyorum içimde.Çocuk yetiştirmedeki en büyük kılavuzum oldu diyebilirim bu şiir...


Çocuklar, sizin çocuklarınız değil

Onlar kendi yolunu izleyen 'hayat'ın oğulları ve kızları

Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler

Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller

Onlara sevginizi verebilirsiniz,düşüncelerinizi değil

Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.

Bedenlerini tutabilirsiniz,ruhlarını değil

Çünkü ruhlar yarındadır

Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz

Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları

Kendiniz gibi olmaya zorlamayın

Çünkü hayat geriye dönmez

Dünle de bir alışverişi yoktur


Siz yaysınız,çocuklarınız ise

Sizden çok ilerilere atılmış oklar

Okçu,sonsuzluk yolundaki hedefi görür

Ve o yüce gücü ile yayı eğerek

Okun uzaklara uçmasını sağlar

Okçunun önünde kıvançla eğilin

Çünkü okçu,uzaklara giden oku sevdiği kadar

Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever


Ve Mary Haskell'in Halil Cibran'a yazdığı bir aşk mektubundaki satırları ben yazmış olmayı dilerdim,oğluma ithafen...Bunlar benim cümlelerim olacak kadar benim dilimden,içimden çünkü:


Ne olursan ol beni hayal kırıklığına uğratamazsın;senin kim olabileceğin veya nasıl davranabileceğine dair hiçbir ön yargım yok.Seni öngörmeyi istemiyorum,seni sadece keşfetmek istiyorum.Sen beni hayal kırıklığına uğratamazsın.

23 Ocak 2011 Pazar

Havada 'statü' kokusu var!


Son yıllarda yeni doğan sünneti pek bir moda(!) biliyorsunuz.


Özellikle kalbur üstü diye tabir edilen kesimden büyük bir talep görüyor.Özel hastanelerin doğum paketinde sunuluyor ebeveynlere.'Her şey dahil' bir nevi!


Sanki yeni doğan sünneti yaptıranlar modern ve şehirli...

Çocuk büyüdükten sonra (yanına bazen bir düğün de koyarak) yaptıranlar geleneksel ve köylü...

Benim sünnet yaptırma gibi bir mecburiyetim olsaydı 'köylü' olmayı tercih ederdim açıkçası.


Belki siz gerçekten çocuğunuzun iyiliğini düşündüğünüz,hatırlamayacağını(!) varsaydığınız için yaptırdınız.Olabilir.


Fakat,özelden ziyade genele baktığımızda böyle bir hava seziyorum ben.

Bir tek ben miyim peki havadaki bu 'statü' kokusunu alan?

İki farklı kesim arasındaki farkın altı sünnet vesilesiyle bir kere daha kalın çizgilerle çizilmiyor mu?

Bana mı öyle geliyor yoksa?





Geçenlerde 'Emziren Anneler' grubunda da tartışıldı sünnet konusu.Hatta bir anne, bir yakınının oğlunun yedi yaşında sünnet edildiğini ve çocuğun eve gelince 'Ben ne yaptım da bana bunu yaptınız?' dediğini yazdı.

Evet,böyle bir cümleye cevap vermek,böyle bir cümleyle baş etmek zor hakikaten.

Bebek sünnetinde ise tek fark bebeğin konuşamıyor oluşu,öyle değil mi?

Konuşamamasından,dilinin olmamasından faydalanmak değil de nedir bu?
Ben daha acımasızca buluyorum olaya böyle yaklaşmayı.

İnsanın belki de ömrü boyunca en savunmasız olduğu dönem bebeklik.

Ve bilinç altının en açık olduğu.

Fiziksel olarak ise üst deri penis başına yapışık durumda,ayrılmaya hazır değil.Gerek ruhsal gerek fiziksel açıdan birini ya da bir şeyi 'zorlama' hayatın hangi anında doğru ki bu anında olsun?


Yeni doğan bir bebeğin sadece annesinin şefkatine,kokusuna,memesine ihtiyacı vardır.


Sevgiye ihtiyacı vardır.


Neşterlerle üstüne saldırılarak derisinin yüzülmesine değil...(Olayı böyle süsleyip püslemeden olanca çıplaklığıyla yazınca ne kadar acı geliyor kulağa,değil mi?)


Ne uğruna olursa olsun,lütfen bırakalım bebeklerin canını yakmayı...


Doğaya bakmayı beceremiyorsak bile,


Becerelim kalbimize bakmayı...

17 Ocak 2011 Pazartesi

Muzlu kek

'Evimizden eksik olmuyor.' dersem abartmış olmam bu kek için.İçinde sıfır şeker ve sıfır yağ olduğuna inanmak zor hakikaten.Özellikle Aliş için çok besleyici bir kek,kendisi de bayılıyor sağolsun;kahvaltıda,akşam üstü uykudan kalkınca,ne zaman bulursa yumuluyor resmen!
Tarifin orjinali burada,benim yaptığım şekli ise aşağıda:

Malzemeler:
4 olgun,orta boy muz (evde kararmaya yüz tutmuş muzlarınız varsa böyle değerlendirebilirsiniz,rondoda çekiyoruz hepsini)

5-6 çorba kaşığı kuru üzüm

10-15 ceviz (rondoda çekilmiş,ister iri,ister un gibi çekin)

2 yumurta (ayrı bir yerde çırpıp ekliyoruz)

yarım su bardağından biraz az süt veya kefir veya yoğurt (tarifin orjinalinde 2 yemek kaşığı kaymak diyor,artık o anda elinizde ne varsa)

1 su bardağı tam buğday unu

1 su bardağı yulaf ezmesi

1 tatlı kaşığı tarçın ( geçen sefer koymayı unutmuşum ama öyle de güzel oldu.)

1 tatlı kaşığı karbonat veya kabartma tozu ( fazla kabaran bir kek değil zaten)


Bunları sırasıyla karıştırıp,küçük kare bir kek kalıbına yağlı kağıt serip üstüne döküyoruz.170 derece fırında 30 dakika pişiriyoruz.

Bir dilimi tatlı ihtiyacınızı fazlasıyla gideriyor,üstelik de sadece 90 kaloriyle!

Daha ne olsun?

Afiyet olsun!

12 Ocak 2011 Çarşamba

Dr.Hakan Çoker'le doğal doğum kursu


Benim Hakan Çoker’le ilk tanışmam doğumumdan birkaç ay sonra gazetede okuduğum bir röportajı sayesinde oldu.’Doğal doğum dağ çileğiyse,sezaryen (artık bunun keyfi planlı sezaryen olduğunu herkes anlıyordur sanırım,acil sezaryene kimsenin bir şey dediği yok zaten.) hormonlu çilektir.’ diyordu.’Vay be! Böyle doktorlar da varmış demek ki!’ demiştim ve ismini hafızama kazımıştım. Ve sadece bir ismin peşine düşmemle önümde bugün bile hala girip çıkmaya doyamadığım,doğaya ve doğala ait şahane kapılar açıldı.


Bu yüzden kendisiyle, kendimce bir gönül bağım vardır.


Hatta kendisini ilahlaştırdığım zamanlar da olmadı değil, soyu tükenmiş doktorlardan olduğu için. Kursa giderken bir Hollywood yıldızıyla tanışmaya gidiyormuş gibi bir halet-i ruhiye içindeydim desem yalan olmaz,Allah bana da akıl fikir versin ne diyeyim!


Bu kadar yazıp çiziyorum ama demek ki neymiş? Ben doktor düşmanı falan değilmişim, tıbbi müdahale düşmanı hiç değilmişim.


Aynı hayranlığı Prof.Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’ya da duyarım mesela.


Bu ikisini diğer doktorlardan ayıran farkları görebilenler zaten nedenleri(mi) de kolayca anlayabiliyorlardır, dolayısıyla uzun uzadıya yazmayacağım.


Hafta başında kendisinin düzenlediği doğal doğum kursuna katıldım. Teorik açıdan fazla bir şey öğrenmeyi beklemiyordum, zaten bu konuları fazlasıyla araştırmış,hatta yalamış yutmuş biri olarak.Pratik olarak da,öğretilen nefes egzersizleri,izlediğimiz birbirinden güzel doğum videoları,hem eğlenceli hem değişik şeyler hissettiren,derinlerimizde kalan birtakım şeyleri ortaya çıkaran psikodrama örnekleri yanıma kar kaldı.


Ama, kursa giderken hiçbir şey bilmediğimi düşünerek yazacak olursam neler yazardım?


Doğum, ilkel beynimizin işi. Kendimizi doğaya bırakıp,bedenimizi dinleyebilirsek,mahremiyetimizi koruyup,içimize dönmeyi başarabilirsek doğum gayet olağan ve basit bir eylem aslında.


Şimdiye kadar duyduğumuz, dinlediğimiz korkunç doğum hikayelerinden de sıyırmalıyız zihnimizi.


Bütün bunların sonucunda ‘ağrısız’ bir doğum bile yapabilmemiz mümkün. Ağrı nedir? Önce bunu bir netleştirmeliyiz kafamızda. Doğum kolay bir eylem değil,orasını kabul ediyoruz;fakat gerekli teknikleri bildikten sonra en az yarı yarıya kolaylaştırabilmek bizim elimizde.Eskiler teknik mi biliyorlarmış deriz hemen ama o zamanlar kadınların bu yeteneği ellerinden günümüzde olduğu kadar alınmamıştı,bu kısmı atlamayalım.İç güdülerinden,bedenlerinden bizim kadar uzaklaşmamışlardı.Doğadaki herhangi bir memeli doğum yaparken bir tehlikeyle karşılaştığında,doğumunu durdurup kaçmaya başlıyor.Ceylan-aslan gibi düşünebilirsiniz bunu.Fakat insanlar için günümüzde ‘aslan’ o kadar çok ki.Hele ki hastanelerde,her kapıdan doğumunuzu bozabilecek,durdurabilecek o kadar çok aslan çıkma ihtimali var ki;bunları bilip,bilinçlenip,doğum tercihlerini ona göre yapması gerekiyor bir anne adayının.Doğum en başta annenin.Önce bunun sorumluluğunu alması gerekiyor bir kadının eğer doğumu müdahalesiz gerçekleştirmek istiyorsa.


Bu noktada en önemli şey doktor ve gebe arasındaki güven ilişkisi. Bunun doğum anına bırakılmadan daha muayeneye gittiğiniz ilk günden itibaren kurulması ve geliştirilmesi gerekiyor. Eğer bunu sağlayamadıysanız, son anda doktorunuz size bir müdahaleden veya sezaryenden bahsettiğinde güvenmeyerek inatlaşmanız doğru değil. Sorumluluk almak-sorgulamak ve ukala olmak arasında ince bir çizgi var, doğru yerde durmayı bilmeniz gerekiyor.


İzlediğimiz birçok videoda kadınlar, bağırıp çağırmadan, gayet sakin, hatta zevk alarak doğuruyorlardı. Nedir peki bu kadınlarla aramızdaki fark? Zihinsel olarak doğuma yaklaşımımız, doğuma bakış açımız.Bu kadar basit!Bağırmak da kötü bir şey değil elbet, vücudunuz size bunu söylüyorsa rahatlamak için bağırabilirsiniz de.Ama bu her zaman acı çektiğiniz anlamına gelmeyebilir.


Rahimdeki çizgili kasların kasılıp, bebeği itmeye başlamasıyla başlıyor doğum. Buna benzer bir eylem daha var her gün yaptığımız: Tuvalete çıkmak. Ama hiçbirimiz normal bir dışkılama esnasında ağrı hissetmiyoruz değil mi? Çünkü düşünmeden yapıyoruz bu işi. Aman ben şimdi çizgili kaslarımı kasacağım, yuvarlak kaslarım da çıkmasında bana yardımcı olacak falan diye düşünmüyoruz,değil mi?Veya normal çalışması sırasında vücudumuzda ağrı yaratan başka bir kasımız var mı?Rahim kaslarının görevi de zamanı gelince bebeği itmek.Bunun için oradalar.Ha belki zorlamadan veya spor yapıp çalıştırdıktan sonra ağrır bazı kaslarımız ama onun acısı da hemen değil ertesi gün çıkar.Doğum da eğer gerçekten ağrılı bir eylemse,acısının o anda değil ertesi gün çıkması gerekir.


Yine de rahim kaslarının zorlanıp , diğer kaslardan biraz daha fazla kasılacağını kabul edersek ilaç dışı teknikler de var uygulayabileceğimiz. Bunların birincisi gevşeme. Eğer gündelik hayatta zaten hamur kıvamında bir kişilikseniz, sizin için fazla bir problem yok.Ama kaçımız türlü dış etkenler yüzünden kasmıyoruz ki kendimizi?Doğum anında istenilen gevşeme için bunun alıştırmalarına hamilelik sürecinde başlamak lazım.Yoga bu iş için biçilmiş kaftan.’Yoga yapıp da doğal doğumu beceremeyen bir kadınla karşılaşmadım.’ dedi Hakan Çoker.


Gevşemek ve doğumu kolaylaştırmak için en önemli şeylerden biri de nefes almayı bilmek. Derin ve güzel nefesler alarak, doğru ıkınabilmek doğumu çok çok kolaylaştırıyor.Hiç ıkınmasanız dahi o bebek oradan çıkar ama doğru ıkınarak süreci kısaltabilirsiniz.Göğüs değil karın nefesi alacaksınız.Denerseniz göreceksiniz ki göğüs nefesiyle ıkınabilmeniz mümkün değil zaten.


Mahremiyete saygı da doğumun olmazsa olmazları arasında. Buradayken Sağlık Bakanlığı’yla görüştüler. Güzel bir haber var,hastanelerde doğum odalarında doğum masası direkt odanın kapısına bakar durumda olmayacakmış artık.Bu konu yeniden düzenlenecekmiş ve sadece buna bağlı olarak bile normal doğum sayısında artış olacağını düşündüğünü söyledi.Ne kadar basit ama aynı zamanda ne kadar önemli bir konu.Doğum yapılan odaya orada işi olmayan personelin girmesini istemediğinizi yapacağınız doğum planında hastaneye iletebilirsiniz.Oldu ki unuttunuz,doğum esnasında yakınlarınızdan birini bu konuda görevlendirirseniz mahremiyetinizi büyük ölçüde korumuş olursunuz.


Bir diğer önemli konu da hareket özgürlüğü. Kimse yatarak doğurmak zorunda değil! Saatlerce NST’ye bağlı olmak ya da serum takılmak zorunda değilsiniz. Kendinizi bedeninize bırakırsanız o zaten size söyleyecek o anda hangi pozisyonda rahat edeceğinizi. Aktif doğum bu demek zaten. Özellikle ayakta ıkınmak yer çekiminin etkisinden dolayı çok daha rahat edeceğiniz ve bebeğin çıkışını kolaylaştıran bir yöntem olacaktır.


Epizyotomi ülkemizde nerdeyse her kadına uygulanan bir müdahale çeşidi maalesef. Bırakın ilk doğumu ikinci hatta üçüncü doğumda bile hiç düşünmeden uygulanan bir yöntem haline gelmiş. Şaka gibi! Bu konuyu da doktorunuzla önceden konuşmanızda fayda var.


Bu kesiden mümkün olduğunca korunmak istiyorsanız gebeliğinizin 6. ayından itibaren perine bölgesine zeytinyağı,tatlı badem yağı gibi alerji yapmayacak bir yağla masaj yapmanız da çok işe yarayabilir. Ikınmanın son safhalarında da acele etmez ve ettirilmezseniz kesisiz ve yırtıksız bir doğumu kolaylıkla yapabilirsiniz. Hatta elinizi oraya koyarak,bebeğinizin başını hissederek,olayı kendi kontrolünüz altına da alabilirsiniz.


‘Her şeye rağmen yine de bazı müdahaleler kaçınılmaz olabilir. Hatta her şekilde müdahale edilmek zorunda kalabilirsiniz. Ama bu yine de coşkulu ve güzel bir doğum yaşamanıza engel olmamalı.Moral bozarak,içinde bulunduğunuz anın tadını çıkarmazlık etmeyin.’ diye ekledi ayrıca.


Dediğim gibi,bunlar bilmediğim konular değildi.Daha fazlasıyla ve ayrıntısıyla biliyorum hatta.Benim bu kursa gidiş sebebim daha çok kendisiyle şahsi olarak tanışmak,elektriğimin tutup tutmayacağını görmek içindi.’Tuttu mu peki?’ derseniz,evet fazlasıyla!


Son derece alçak gönüllü, Türkiye’nin en iyi doktorlarından biri olmasına rağmen kendini bir halt sanmayan,esprili,rahat,tatlı mı tatlı bir adam!Doğum olayına tam aynı açıdan bakıyoruz,kafamız aynı mantıkla çalışıyor.Onunla beraber olursa doğumumun nasıl sonuçlanacağı da önemli değil benim için aslında.Doktora güvenmek böyle bir şey galiba.


Kurs bitiminde ayrılırken kendimi tutamayıp boynuna sarıldım.’Sizi çok seviyorum.’ dedim.’Bu yoldaki en büyük destekçilerinizden biriyim. İkinci doğumumda sizi nerede olursanız olun bulacağım. Beraber şahane bir ev doğumu yapacağız ve ondan sonra bu kurslarda gösterilen videolardan biri de benim doğum videom olacak.’ dedim.


Güldü,’Tamam.’ dedi.

http://www.dogaldogum.com/

http://www.dogumakademisi.com/

Tartışmaya(!) gel!




Anlamsız bir tartışma var son günlerde biliyorsunuz gündemde. Yani en azından Ayşe Arman köşesinde öyle yazmış.’Planlı sezaryen mi doğal doğum mu tartışmasına hoş geldiniz’ diye bir başlık(ımsı) atmış.


Nasıl bir tartışmaysa bu, neyle ne karşılaştırılıyor anlayamadım ben?


Vay efendim işi bu olduğu için mi doğal doğumu savunuyormuş ( İnsanın doğalı savunması için bunun işi mi olması gerekir???), vay efendim kadın doğumcuların eşleri niye planlı sezaryen oluyormuş?Bunlar ne kadar basit ne kadar sığ bir mantığın, bir de üstüne üstlük şahane soru sorduğunu zanneden bir zihnin soruları?Genel olarak Ayşe Arman’ın bu röportajdaki üslubunu hiç beğenmedim,çok sevimsiz ve taraflı geldi bana. Aklı sıra karşıdakini köşeye sıkıştırmaya çalışıyor.


Şunu herkesin bilmesi gerekir ki;doğanın dilinden,doğanın ağzından,doğayı temel alarak konuşan bir insanı asla köşeye sıkıştıramazsınız.O yüzden bu konuda eğitiminiz ne olursa olsun tartışmaya girmemenizde fayda vardır.


Kadın doğumcuların eşlerinin niye sezaryen olduğu nasıl bir sorudur Allah aşkına?


İsterse dünyanın bütün doktorları sezaryeni önersin, övsün, göklere çıkarsın; isterse hepsinin eşleri sezaryenle doğum yapmış olsun; bu neyi değiştirir?


Veya (yine dayanamadım, sıkıştıracağım araya) dünyanın bütün doktorları sağlıklı bir çocukta sünnetin faydalarından bahsetsin.


Kafası çalışıp, doğaya bakmayı bilen insan için kaç yazar?


Doktorlarla doğayı karşılaştırmak da neyin nesidir?


Doğa, bütün doktorların üstündedir.


Doğa, bütün tıbbi makalelerin de üstündedir.


Doğa, tıbbın üstündedir.



Önce bunu efendi gibi kabul edeceksin, sonra tıbbın sadece gereken yerde, sadece gerektiği kadar kullanıldığında gerçekten ‘tıp bilimi’ olduğunu, insanlığa gerçek faydasının ancak o zaman olduğunu anlayacaksın.


Sonra tartışmaya gireceksin.

Kaldı ki ondan sonra da zaten girmeyeceksin.



Bana kalırsa doğayı korumak sadece çevreyi korumak, yeşili korumak değildir.


Tıbbi gerekçesiz planlı sezaryene ve sünnete evet dememek de doğayı korumaktır.


İnsan doğasını…

7 Ocak 2011 Cuma

Dr.Sears ve sünnet





Dünyanın önde gelen pediatristlerinden hatta belki de 1 numaralı pediatristi.Dr.Sears’ın sünnet hakkındaki yazısının orjinali burada. Aşağıda tercüme etmeye çalıştım:


Oğlunuzu sünnet ettirip ettirmemeye karar vermek:


Bu, birçok ebeveynin karşılaştığı bir karardır.Bu konuda,yanlış anlamaya açık ve hükmü geçmiş birçok bilgi bulunmaktadır.Karar verirken göz önüne almanız gereken maddelerin bir özeti aşağıdadır:


1) Tıbbi yararları- YOKTUR! Bazı tıbbi yararları olduğunu düşündüğünüz için bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmeyin. Amerikan Pediatri Birliği (AAP) en son çalışmalarında son yıllardaki (son birkaç on yıl)) verilere bakarak sünnetin tıbbi yararı olup olmadığını araştırmışlardır. Kararları :YOKTUR.Sünnetin yapılmaya değer tıbbi bir yararı yoktur.Aşağıda,önceden doğru olduğuna inandığımız ,şimdi ise doğru olmadığını bildiğimiz faydaları sıralanmıştır:



-Temizlik : Sünnetli bir penisin sünnetsiz bir penis gibi üst derinin altında beyaz bir madde(smegma) toplamayacağı için temizlik kısmı doğru olsa da bu tıbbi bir yarar değildir.Sadece,duşta yıkanacak fazladan bir bölge olması demektir.



-Cinsel yolla bulaşan hastalık riskini azaltması : Bu da şimdi doğru olmadığını bildiğimiz bir efsanedir.



-Penis kanseri riskini azaltması : Sünnetli erkeklerin penis kanseri riskinin az olduğu düşünülürdü.Fakat sünnet sayesinde elde edilen bu faydanın çok küçük olduğu bugün bilinmektedir.AAP bu faydanın sünnet ettirmeye değmeyecek kadar küçük olduğuna karar vermiştir.



-Üst deri enfeksiyonlarından korunmak : Doğrudur,bazen üst deri tahriş olabilir.Ama yıkamakla bile kolayca tedavi edilebilir.Nadiren de olsa tahriş olan üst deri enfeksiyon kapabilir.Bu da antibiyotikle kolayca tedavi edilebilir.İnsanın hayatında başına bir veya iki kez gelebilecek böyle bir durum,bebeğinizi/çocuğunuzu sünnet ettirmek için geçerli bir sebep değildir.



-Daha sonra yapılmaya ihtiyaç duyulmasından kaçınmak istemek: Herhangi bir kimsenin tekrarlayan enfeksiyon problemleri yüzünden antibiyotik tedavisi görmesi çok çok az rastlanan bir durumdur.Bazı kimseler bu yüzden genel anestezi altında sünnet olmak durumunda kalabilirler.Fakat bu her bebeği/çocuğu sünnet etme sebebi olmayacak kadar nadir görülen bir durumdur.



-Mesane enfeksiyonlarını önlemek : Sünnetli erkeklerin mesane enfeksiyonlarına yakalanma riskinin daha düşük olduğu düşünülüyordu.AAP şimdi sünnetin bu açıdan yararının çok düşük olduğunu,ve bu yararın da sadece yaşamın ilk yılları için doğru olduğunu kabul etmektedir.Ondan sonrası için bir risk farkı bulunmamaktadır.Ve sünnet için bir sebep teşkil etmemektedir.



BU YÜZDEN ÇOCUĞUNUZU SÜNNET ETTİRMEYE SAĞLIK AÇISINDAN YARARLARI OLDUĞUNU DÜŞÜNEREK KARAR VERMEYİNİZ.



2) Dini sebepler: Bazı kimseler dini veya kültürel sebeplerden sünneti tercih ederler.Bu kişisel bir karardır.



3) Dalga geçilmek istememek: Bu,Amerika’da birkaç on yıl önce doğru olabilirdi ama şimdi gerçek şudur ki sünnetsiz oğlunuz soyunma odasında iyi arkadaşlıklar kuracaktır.Amerika’da çocuğunu sünnet ettiren aile sayısı her geçen gün giderek azalmaktadır.(Bu kısım Türkiye için pek geçerli değil maalesef,ama ben farklılıklarını bilen,onları olduğu gibi kabul eden,özgüvenli bir çocuk yetiştirebileceğime dair inancımı hep koruyacağım.Ayrıca son yıllarda çocuğunu sünnet ettirmeyi düşünmeyen,bunu dile getirmekten korkup,çekinmeyen ebeveyn sayısı da artmaktadır.Dolayısıyla inanıyorum ki yakın gelecekte sünnetsiz olmamak çok da garip bulunmayacak,en azından bizim yaşadığımız çevrede.)



4) Bakımının zor olması: Bazı kimseler özellikle çocukluk döneminde üst deriyi geri çekip yıkamanın problemli bir iş olduğunu düşünebilirler. Zaten üst derinin penis başından ayrılıp kolayca geri çekilebildiği 3 yaş-ergenlik arası döneme kadar üst deriyi geri çekmemeniz tavsiye edilir.O zamana kadar da özellikle dikkat etmeniz gereken bir şey yoktur.



5) Çocuğun babası gibi görünmesini istemek:Çocuğun babasıyla arasında fark edeceği temel farklılık saçlarıdır. Siz ona farklılığın nedenini anlatacağınız yaşa gelene kadar hiçbir şey fark etmeyecektir.



Demek ki sünnet için sebepler neymiş?



-Dini sebepler,yukarıda bahsedildiği gibi.



Bu kadar! Sünnet için kişisel tercihten ve dini inançlardan başka bir neden yoktur.



Sünnet ettirmemek için sebepler nelerdir?



1)Doğayı kendi haline bırakın. İster Tanrı’nın isterse doğanın erkekleri bu şekilde yarattığına inanın,ama erkeklerin üst deriyle doğmalarının bazı sebepleri olmalı.Tanrı’nın/doğanın yarattığını değiştirmeye çalışmak neden?



2) Duyarlılık ve cinsel haz : Üst deri sinir uçlarıyla doludur ve bu yüzden dokunmaya karşı çok duyarlıdır.Bu da cinsel hazzı çok arttırır.



3) Üst deri penis başını korur.



4) Ahlaki mesele : Dünya üzerinde birçok kimse çocuğun rızası olmadan bir organının kesilmesini ahlaki bulmadığı için rutin sünnete karşıdır.Ebeveynler de sünnet ettirmeden önce bunun gelecekte çocuk üzerindeki etkilerini ve çocuğun belki de sünnetsiz olmayı tercih etmek isteyeceğini göz önünde bulundurmalıdır.



Sünnete karar vermeden önce kendinize şu soruyu sorun:’Bebeğimi/çocuğumu sünnet ettirmek için gerçekten iyi bir nedenim var mı?’



Eğer cevabınız dini nedenlerse, inancınızın yolundan gidin.(Bana kalırsa bu da doğru değil.Başka bir beden üzerinden sevap kazanmak hangi dinde var?Ne biliyorsunuz çocuğun Müslüman veya Yahudi olacağını?)



Fakat , ‘çünkü…’den başka bir neden gelmiyorsa aklınıza, kararınızdan önce yukarıda yazılanları göz önünde bulundurun.





5 Ocak 2011 Çarşamba

Benim de Neyzen'den aşağı kalır yanım yok!





Benim başım aynen Neyzen gibi modern tıpla ( Klasik tıp,Ortodoks-Batı tıbbı,siz adına ne derseniz deyin) hoş değil.


Hastaların korkularının, endişelerinin, heyecanlarının hiç dikkate alınmadan, onların sadece bir obje olarak görülmesi modern tıbbın bir marifeti çünkü. Şu ilaçlarına, aletlerine hayran olduğumuz,doktorlarını nerdeyse ilahlaştırdığımız,her dediklerini sorgulamadan yaptığımız modern tıbbın.


Oysa tıp sadece bir bilim değil, aynı zamanda bir sanat olmalıdır. Ama modern tıp sanatı reddeder. Her şey sayılarla, istatisliklerle ifade edilir.Hastaya ‘hasta’ bile denmez;onlar ruhu olmayan birer ‘olgu’dur.’Nefes alırken göğsüne bıçak batar gibi ağrısı olan Ahmet Bey’ denmez ;’Akciğerinde nodül olan olgu’ denir geçilir.


‘Hastalık yoktur hasta vardır’ sözünün tam tersine ‘Hasta yoktur hastalık vardır’ prensibiyle hareket eder.


Hastalığınızın teşhisini doktorunuz değil,Toshiba marka MR,Olympus marka endoskop,Siemens marka tomografi aleti koyar.


Tedavi seçimi,süreleri,dozlar ilaç endüstrisinin kurmayları tarafından belirlenir.


Psikiyatr Doç.Dr. Kemal Sayar bir yazısında bakın neler diyor:


‘’Günümüzün tıp ortamına bakıldığında empati yahut hemhal oluş üzerine kurulu bir pratik göremiyoruz. Doktor; pazarlanan/reklam edilen/satılan bir ürünün sağlayıcısı,bakım ise metalaşmış,bir ticari mala dönüşmüş.Bu öylesine vahşi bir rekabet ortamı ki,özellikle meslek ahlakına yönelik yaptırımların bulunmadığı ülkemizde her türlü değerin reklama alet edilebilmesine yol açıyor.


…Tıp ahlaktan soyulduğunda, yeryüzünün en soysuz ticari vasıtalarından biri olmaya adaydır. Ancak merhamet, hemhal oluş ve ahlak ile uygulanmasıdır ki, onu kutsal bir meslek kılar.


Tıp bir şefkat mesleğidir. Şefkat ise hemhal oluşla mümkündür. Modern tıbbın ıstırabı, ıstırabın tıbbını yok saymasından kaynaklanmaktadır.’’



İşte tam da bu nedenlerden benim modern tıpla ilişkim hep mesafeli olmuştur. Sayıları artık çok azalmış olsa da, düzenin farkında olan, düzene uymayan,hastasını her şeyden önce bir insan olarak görebilen,hastasıyla empati kurabilen ‘gerçek’ doktorlar var,sözüm öylelerine değil zaten.


Ama genel olarak bu ruhsuzluk bana göre değil.


Hastayı, hastalığı bir bütün olarak ele almayıp; sadece hastalıklı organa ilaçlarla,neşterlerle tabiri caizse saldırılması bana göre değil…


Sıkıldım artık, bugün faydalı denen şeye yarın zararlı denilen haberleri okumaktan...


Tıp fakültesinden mezun olduğu gibi kalıp, kendini bir gram bile geliştirmeyen; doğadan,doğaldan uzak,bir de bunlar yetmezmiş gibi burnundan kıl aldırmayan sözüm ona doktorlardan…


Kendilerini ‘Tanrı’,neredeyse her sene değişip bir öncekini yalanlayan bilimsel(!) makalelerini ‘kutsal kitap’ zanneden ‘doktorcuk’lardan…


En doğal olaylara bile ‘hastalık’ muamelesi yapılmasından…


‘Bekle ve gör’ prensibinin hep göz ardı edilip, ilaçlardan sabırsızca ve sorgusuz sualsizce medet umulmasından…


Gerekli, gereksiz her şeyi doktora soran; tek bir doktorun fikrini, tavsiyesini, teşhisini ilahi bir emirmiş gibi görüp; kendi aklını, fikrini, iç sesini dinlemeyi, duymayı beceremeyen ‘Doktoruma sordum…‘ diye lafa başlayan ‘doktorcu’lardan.


Fenalık geldi!


Bence yukarıda da belirtildiği gibi tıp bir sanat, doktorlar da sanatçı olmalı. O kapasiteye, yeteneğe sahip olmalı. Üniversite sınavında iyi matematik ve fen neti çıkarmaktan daha başka özellikler olmalı tıp fakültesine girebilmek için. Yetenek sınavıyla öğrenci alan okullar gibi olmalı. Ciddiyim. Doktor olmak isteyenlerin empati yeteneği olmalı;elinde bir sıcaklık,şifa olmalı.


Bütün bunlardan dolayı, ihtiyacım olduğunda bir doktora, onun vereceği ilaca ‘ezbere’ muhtaç olmamak için alternatif yöntemleri hep araştırıyorum. Okudukça okuyorum.


Özellikle çocuğum olduktan sonra daha da merak saldım bu konulara. Okuyorum, bilgileniyorum ki bir hastalık durumunda boynumu büküp kabul etmek zorunda kalmayayım doktorun ağzından her çıkanı.Bu demek değil ki her söylenene karşı çıkacağım,asla ilaç kullanmayacağım.Hayır.Fakat sorgulama yeteneğimi geliştirmek ve bu yeteneğin gelişmesiyle doğru orantılı olarak ‘doğru’ doktoru seçebilmek istiyorum.


‘İlaç içmeyi/çocuğuma vermeyi sevmiyorum ama napalım…’ demekle olmuyor bu işler.


İyi peki sevmiyoruz da ne yapıyoruz?


Başka yöntemler araştırıyor muyuz?


Evet, internet bilgi olduğu kadar bilgi kirliliği de var. Dikkatli olmak lazım.


Ama ben kendi adıma,internetteki doğru bilginin kurdu oldum diyebilirim. Her alanda iyiyle kötüyü ayırma konusunda olan doğal yeteneğimi, iç sesim ve analiz gücümle birleştirince her yazılana inanmak tuzağına asla düşmüyorum.


Bütün bu okumalarım, araştırmalarım, sistemi sorgulamam,kafa patlatmam sonucunda vardığım nokta şudur ki:Benim şifa bulma anlayışıma, insana holistik(bütünsel) bir açıdan yaklaşmayı başarabilen homeopati, refleksoloji,akupunktur,geleneksel Çin tıbbı,reiki daha uygun.Eğer mevcut hastalığın bir ACİLiyeti yoksa,cerrahi tedavi gerektirmiyorsa ya da tedavisi bu dalların kapsama alanı içerisindeyse önceliği bunlara vermek isterim.


Fakat ne yazık ki Türkiye’de kendinize uygun,gönlünüze ve aklınıza yatan bir tedavi yöntemiyle şifa bulmanız biraz zor.Çok uğraşmanız lazım,bu konulardaki uzman sayısı çok az çünkü.Gönül isterdi ki her şehirde işinin ehli homeopatlar, kayropraktik uzmanları,bebek ve çocuk rahatsızlıklarında deneyimli akupunktur uzmanları bulunsun.


Ya da/ ve de insanı insan yerine koyan, işin ticari boyutunu düşünmeyen, adam gibi klasik tıp doktorlarının sayısı artsın.


Fakat inanıyorum ki insanlar doğaya ve doğala yöneldikçe, bu sorunlar ortadan kalkacak ve dilediğimiz tedavi yönteminden insana yaraşır bir şekilde faydalanma konusunda şansımız artacak.

Bu yazının ana fikrini ıskalamayanlar esas amacımın tıbbı kötülemek olmadığını ama gerek doktorlar gerekse hastaların kendilerine bir çeki düzen vermeleri gerektiğini düşündüğümü anlamışlardır diye düşünüyorum.

*Bu yazımda Prof.Dr. Ahmet Rasim Küçükusta’nın ‘Adamın biri doktora gitmiş,gidiş o gidiş…’ isimli kitabından alıntılara da yer verdim.Modern tıbbın eleştirisini bir tıp doktorunun ağzından duymak isterseniz size de okumanızı tavsiye ederim.Hele günümüzdeki çoğu doktor için yaptığı ‘ilaç şirketlerinin kucağına oturmuş finolar’ benzetmesi var ki,’Hay ağzını öpeyim!’ dedirtiyor insana…



3 Ocak 2011 Pazartesi

Avokado



Gelelim avokadonun faydalarınaaa...:)


Ülkemizin güney sahillerinde yetiştirilen avokadonun asıl vatanı Meksika ve Guatemala.


Antalya'da her pazarda satılmasına/bulunmasına karşın Ankara'daki pazarlarda yok,en azından bizim pazarda yok diyeyim ya da.Ancak manavda bulabiliyoruz.Ha bir tek geçenlerde bir tezgahta rastlamıştım,köylü bir kadın getirmiş.Benim sandığa baktığımı görünce 'Ne ki bunlar?' diye sordu!Toplayıp getirmiş ama ne olduğunu,nasıl yendiğini bilmiyormuş.Ben ona anlatırken birkaç kişi daha toplandı başımıza.Küçük çaplı bir avokado semineri verdim oracıkta. :)


Müthiş şifalı bir besin.Kalorisinin % 80'i yağdan oluşmasına karşın,bu yağlar doymamış olduğu için kalp sağlığına oldukça faydalı.Birçok vitamin ve mineralden oldukça zengin olduğu için özellikle hamileler ve çocuklar için çok besleyici.Barındırdığı en önemli vitamin ise E vitamini.Yani cilt için birebir!İster yiyin,ister yüzünüze sürün.


Alırken mutlaka olgunu,yumuşamışı tercih edilmeli.Veya aldıktan sonra bir gazete kağıdına sarıp birkaç gün bekletirseniz yumuşayacaktır.


Kabuğunu incecik doğrayıp çekirdeğini çıkardıktan sonra isterseniz doğrayarak salatalara karıştırabilirsiniz,isterseniz de ezerek biraz tuz,limon ve sarımsakla karıştırabilirsiniz.Biz sarımsak koymuyoruz,onu yerine biraz bal katıyoruz.Kızarmış ekmeğin üstüne sürüp,üstüne de biraz peynir ve domates koyabilirsiniz.


Yüzünüze sürmek için de yine çatalla iyice ezip,biraz bal ve birkaç damla limon sıkarak kullanabilirsiniz.En iyi maskeden bile yüz kat iyi olduğuna garanti verebilirim.Haftada bir yapmak kafi gelecektir.Cildinize nasıl iyi geldiğine inanamayacaksınız!


Çocuklara balla tatlandırıp yedirebileceğiniz gibi,ezerek yoğurduna da karıştırabilirsiniz.Muz ile hemen hemen benzer besin değerine sahip olmasına karşın,muz kabızlığa sebep olabilecekken avokado bağırsakları son derece yumuşatır.

2 Ocak 2011 Pazar

Zenginlik sadeliktedir



'Less is more.' lafını ben böyle (bkz.başlık) çevirmiştim Türkçe'ye.Çok da beğenmiştim sonra bu çevirimi.

Hayatın her alanında geçerli bu cümle galiba,ya da varsa bir istisna şu anda benim aklıma gelmiyor en azından.

Ne zamandır üstünde düşündüğüm,hatta son zamanlarda iyiden iyiye uygulamaya başladığım sadeleşme planımı bu sene tam anlamıyla hayata geçirmeyi istiyorum.

Sadeleşme yolunda atılacak belki de en önemli adım kendinizi çok iyi tanımak ve bu sayede 'Neye ihtiyacım var?Buna gerçekten ihtiyacım var mı?Yoksa olmasa da olur mu? ' sorularına dürüst cevaplar verebilmek.

Bu hayatınızdaki her şey için geçerli.İnsanlar,eşyalar,alışkanlıklar...Yaşamınızda var olanları bir önem/öncelik sırasına koyup alt sıralarda kalanları elemeye başladığınızda sadeleşmeye başlıyorsunuz demektir.

Önem/elzem sırasını doğru yapabilmek mühim olan...

Ve ondan sonra hayatınızın nasıl kolaylaştığına,tıkanıklıklarının açılıp nasıl da rahatça akmaya başladığına ve zenginleştiğine inanamayacaksınız.

Yoksa sadeleşmek hayattan alınan zevkin azalması demek değil.Boş,yavan bir hayat yaşamak hiç değil...Tam tersine yaşanacak ve nefes alınacak alanlar açmak demek.

Ne kadar çok görsel ve duygusal yük taşıdığımızı bir düşünsenize.

Ağırlıklardan kurtulup,hafiflemek,havalanmaya başlamak demek sadeleşmek...

Daha fazla yazmam konunun ana fikriyle tezat oluşturacak gibi geldi şu anda.Diyeceklerimi dedim,iyisi mi kaçayım.

Ama kaçmadan şunları da şuraya iliştirivereyim:

''Hayatınızı ayrıntılarla israf ediyorsunuz...
Basitleştirin,basitleştirin.''
-Henry David Thoreau




The Power of Less Video from Leo Babauta on Vimeo.

30 Aralık 2010 Perşembe

Mutlu yıllaaaar!





Hepinize en mutlusundan,en sağlıklısından,en doğalından,en huzurlusundan en en ennn bir yeni yıl diliyorum!


Kendim için de bütün bunların dışında ayağımızın toprağa değebileceği,bahçesini ekip biçebileceğimiz,hatta bahçesinde birkaç tavuk ve bir ineğin olduğu,kıyısında deniz olan bir memlekette,içinde eş-dost ve çocuk kahkahalarının eksik olmayacağı sıcacık bir ev istiyorum.


Söz uçar,yazı kalır ya;ondan yazdım bunu buraya...Gerçekleşme ihtimalini arttırabilmek adına...


Herkese her istediğini getirsin 2011...

29 Aralık 2010 Çarşamba

Alışverişi sevmeyen anne modeli

Ali’ye ne hamileyken ne de doğduktan sonra, şöyle bir alışverişe çıkıp, ne bir kıyafet (evet bir çift çorap bile) ne de bir oyuncak almadım desem yalan olmaz.


Bazen sıkıcı buluyorum bu kadar kontrollü oluşumu. Aslında kontrollü olmak adına da yapmıyorum ama ne yapayım böyleyim işte.


Bir tek geçen sene bu zamanlarda,Ali 3,5 aylıktı o zaman,Amerika seyahatimizde almıştık bir şeyler.O da gerek Amerika’da olmamızın heyecanından,gerek birçok şeyin Türkiye’ye kıyasla ucuz olmasından,gerekse eşimin hevesini kırmamak adınaydı.Ama onda bile abartmadığımızı rahatlıkla söyleyebilirim.Şunu da fazla almışız ya da aldık ama bak hiç kullanmadık dediğimiz bir şey olmadı daha.


Aile büyükleri sağolsunlar, zaten her şeyi fazlasıyla alıyorlar.Hiç giymeden kaldırdığım da çok kıyafeti oldu ama bunda benim suçum yok.Alınan/ hediye gelen çoğu şeyi hemen gidip bir sonraki sene giyebileceği bir şeylerle değiştirerek bir sonraki mevsim giyeceği şeyleri bile çoğunlukla hazır ettim,ediyorum.


Oyuncak deseniz, kuzeninin eski oyuncakları vardı, onlarla idare ettik.Ki onlar da olmasa olurmuş yani,oyuncakla oynayan kim?Çoğu çocuk gibi tencere,tava,cezve,kaşık vs. bizimkinin oyuncakları da.


Çocuk mağazalarının önünden geçerken hiç mi gördüğü bir kıyafete içi gitmez insanın? Gitmiyor. Zaten hoşlanmıyorum öyle küçük adam kıyafetlerinden. Bakması güzel ama çok özel bir gün haricinde giydirmem. Çünkü benim için çocuk kıyafetinde en önemli nokta çocuğun hareket kabiliyetini kısıtlamaması.Kot bile giydirmiyorum bu yüzden.Gömlek,kadife pantolon falan uymuyor bize.En yumuşağından bir eşofman altı vardır bizimkinin üzerinde genellikle.


Yürümeye başlamadan ayakkabı da giydirmedim. Bütün yaz çıplak ayaktı, her yerde.Sitemizin parkında sağolsun bazı anneler ayakkabı almayı teklif ettiler,alamadığımız için giydirmediğimi sanarak galiba. :)


Bilmiyorum belki ben de rahatlığa çok önem verdiğim için çocuğu da kendim gibi düşünüyorum. Topuklu ayakkabı, dar pantolonlar, şıkır şıkır takılar,kuaföre gitmek hazzetmediğim şeylerin başındadır.Böyle giyinenlere özenirim ama bazen,gerek dergilerde gerek çevremde.Size saçma gelecek belki ama topuklu ayakkabı giyip,saçımı falan yaptırdığımda aklım azalıyor,beynim boşalıyor benim.Gerçekten.Konuşacak konum bile kalmıyor,resmen salaklaşıyorum.Makyaj yapınca da öyle.Bazen gerekince çok hafif olmak şartıyla yapıyorum;bir rimel,biraz allık sürüyorum ama şöyle kıpkırmızı boyasam mesela dudaklarımı kendi sesime bile yabancılaşırım,siz düşünün artık o dudaklardan çıkacak lafların saçmalığını.


Çocuk mobilyası satan yerlerde ne oda takımları, çocuk odası için ne aksesuarlar görüyorum. Onlara da hiç imrenmez mi insan? Yok. Bu konuda da benim için önemli olan rahatlık.Önceliklerim farklı diyeyim ya da,en azından şimdilik.Şu anda önceliğim çocuğumla aynı yatakta yatmak.Hatta şu anda yer yatağında yatıyoruz,çünkü yatak odamızdaki karyolayı attım!Ortasına yatak koyulan kenarları çıkıntılı yeni moda karyolalar vardır ya onlardandı bizimki de.Köşeleri zaten iyice sinirime dokunmaya başlamıştı,görmesi bile rahatsızlık veriyordu.Yaklaşık iki ay kadar önce Ali tam köşesine dudağını çarpıp kanatınca,o gün çıkardım evden,verdim gitti.Hem oda ferahladı,hem aman çarpacak mı endişesi kalmadı hem de gece düşer mi korkusu. ‘Oh be, dünya varmış!’ dedim. Sabahları uyanınca sessizce kalkıp gidiyor Aliş, biraz içeride oynayıp geliyor. Ben de biraz daha fazla uyumuş oluyorum bu sayede. Girintisi çıkıntısı olmayan,yere çok yakın bir karyola bulmadıkça da yer yatağında yatmaya devam edeceğiz.


Yatak değil ne de olsa insanı iyi uyutan. Huzur.

İçim,kafam huzurlu olsun yeter ki...

Söz yataktan açılmışken, şöyle bir yatak hayalim var ailemizin kalabalıklaşmasıyla beraber ileriki yıllarımıza dair:


Bu fotoğrafı severek takip ettiğim Kelley'nin blogundan aldım.Şu anda 6. çocuğuna hamile kendisi!Kimilerini korkutabilir bu fotoğraf ama ben çok romantik buluyorum!

Çok istiyorum böyle büyüüüük kocamaaaan bir aile olmayı ben de! İlk çocuğunu 30 yaşında doğurmuş bir insan olarak belki yaşım vefa etmez 5 tane doğurmaya ama çocuk sahibi olmak,bir çocuğa anne olmak,bir çocuğa aile olmak sadece doğurarak olmuyor,öyle değil mi?

27 Aralık 2010 Pazartesi

Acemi anne




Olmadım ben hiç.


İnanması zor değil mi? Ben de inanamıyorum.


Övünmek için söylemiyorum asla, ben beni şaşırttım/şaşırtıyorum bu konuda da ondan diyorum.


Doğduğu ilk günden itibaren, yaptığım her şeyden emin oldum. Ne ‘Nasıl tutacağım?’ diye düşündüm, ne ‘Nasıl besleyeceğim?’ diye. Ne ‘Kakası neden yeşil acaba?’ dedim, ne ‘Gazını nasıl çıkaracağım?’ diye tereddüt ettim. Neden ağlıyor diye bir gün bile panik olmadım. Hep bildim/biliyorum çünkü neden ağladığını.


Bir buçuk iki aylık falandı Ali, o zamanlar kundak yapıyorduk. Bir sabah kundağı açtık, üstünü değiştirmek için tulumunu çıkarttım. Bir baktım bütün vücudunda kıpkırmızı döküntüler var. Hiç mi panik olmaz insan? Olmadım. Odasının sıcak geldiğini anladım. Eşim ‘Doktoru arayalım, soralım.’ dedi.’Boşver, yarına geçer.’ dedim. Geçti.


Ne ‘Sütüm yetiyor mu?’ diye düşündüm, ne ‘Neden bu kadar sık uyanıyor?’ diye. Uyku eğitimini falan aklımdan bile geçirmedim. Düzeleceğini biliyordum. Kendi kendine uyumayı öğrenmesi gibi bir derdim olmadı hiç. Hala da yok…


Katı gıdaya geçince bir gün bile düşünmedim neyi nasıl yedireyim diye. Çocuğunun özel bir durumu olmamasına rağmen içirecekleri bir çorbayı bile doktora soranlar var. Demiştim ya, herhangi bir konuda tek bir soru dahi sormuşluğum yok daha.


Olabildiğince akışına bıraktım her şeyi, herhangi bir taktik denemedim.


Her kafadan çıkan sesleri değil sadece kalbimi, bebeğimi ve doğayı dinledim.


Annem doğumdan bir buçuk ay önce falan gelmişti bize. Ağustos ayına denk geldiği için doğumum, sıcaklardan dolayı erken doğum yapacağımdan korkmuştu. Doğumdan 20 gün sonra da gitti. Baktı ki ben idare edebiliyorum, bayram falan da girmişti araya, babamla kardeşimi yalnız bırakmak istemedi.


Ne nasıl yıkayacağımı düşündüm, ne nasıl masaj yapacağımı . Ne ‘Acaba kalın mı giydirdim?’ diye düşündüm, ne ‘Üşüyor mu ki?’ diye.


Yaptığım her şeyden emindim. Ne bir soru işareti kafamda, ne içimde bir endişe oldu.



Geçenlerde bir yazı çıktı karşıma burada.


Her okuduğumda içimi oyan...


Ne zamandır kafamda uçuşup duran düşünceleri, cümleleri öyle güzel bir araya toplamış ki Selen. Ne ekleyecek, ne çıkaracak bir harfim bile yok.


‘Acemi anne olmadım.’ dedim ya, bu düşüncelerin karşısında aceminin de acemisiyim, yüreğim eziliyor ,kuyruğumu bacaklarımın arasına kıstırıp bakıyorum hayatın yüzüne kendimi acındırarak ‘Lütfen bana böyle şeyler yaşatma…’ diye…Ama büyüyen hiçbir insanın bundan kaçışı yok,biliyorum.


Yazıya bıraktığım yorumda yazdığım gibi:


Uyumuş, uyumamış…


Yemiş, yememiş…


Düşmüş, kalkmış…


Bunlar mesele değil, zorluk değil…


Çocuk sahibi olmanın asıl zorluğu bambaşka şeyler işte…


Bazı şeylere engel olamayacağımı bilmek asıl zor olan…


23 Aralık 2010 Perşembe

Yer elması

Malum,kış gelince pazar tezgahlarının pek tadı kalmıyor.Fazla bir seçenek olmuyor,her hafta dön dolaş aynı şeyleri al,pişir.

Burada bir parantez açıyorum.Hayatta en sevdiğim şeylerden biridir pazara çıkıp alışveriş yapmak.Hele ki baharda ve yazın tezgahlardan fışkıran sebzelerin,meyvelerin renklerine,canlılıklarına doyum olmaz.Hiçbir şey almayacak olsam bile gitmeden duramam.

Marketlerin soğuk raflarından sebze-meyve alışverişi yapmayı oldum olası sevemedim.Hiç yapmadım da diyebilirim.Zaten artık market alışverişimiz yok gibi bir şey.

Süt,peynir,yumurta,tereyağı,zeytin,salça,bakliyat,un,ekmek,bir kısım meyve ve sebze
çiftlikten geliyor.Tavuğu,köy tavuğu getiren kasabımızdan alıyorum.
Temizlik malzemelerini internetten sipariş veriyorum.(Sodasan, EcoCert sertifikalı bir Alman markası.Birçok internet sitesi tarafından satışa sunuluyor,bir inceleyin derim.)

Abur cubur yeme alışkanlığımız zaten yok.Geriye pek bir şey kalmadı herhalde?Peçete,tuvalet kağıdı,kağıt havlu...Şu anda başka bir şey gelmiyor aklıma ama belki vardır birkaç kalem daha.Kapattım parantezi.

Kış aylarındaki az seçenekten biri de yer elması.Biz zeytinyağlısını çok severiz.Annem çok güzel yapar.Daha önce bahsettiğim 'Gıdalarımız ve Sağlığımız' kitabı var şu anda elimde.Faydaları şunlarmış:
  • Pankreas ve böbrekler için çok faydalıdır.
  • Yer elmasının şekeri,insüline lüzum göstermeden vücutta depo edilir ve sarfedilir.Bu bakımdan şekerliler için iyi bir sebzedir.Ayrıca hazmı kolay olduğundan çocuklara,hastalara ve ihtiyarlara da faydalıdır.Onları besler.Bol madeni madde verir.Enerji ve besleme bakımından patates ayarındadır.
  • Vitaminleri ve kalsiyumu ile çocukların boylanmasına ve kemiklerinin iri olmasına yarar.
  • Emzikli hanımlarda süt miktarını ve sütün beslenme değerini arttırır.
  • Yer elmasında yağımsı bir madde vardır.Bununla bağırsakları kaygan hale getirir ve pekliği giderir.Hemoroidi olanlara faydalıdır.
  • Bol idrar söktürür ve kandaki pislikleri temizler.Dolayısıyla cildi güzelleştirir.

Zeytinyağlısı şöyle yapılıyor:

1/2 kg. yer elmasını soyuyoruz.(Hepsini bitirene kadar soyduklarımızı limonlu suda bekletiyoruz.) Büyük olanları ikiye bölüyoruz.Cevizden biraz daha büyük parçalar olması lazım elimizde.Bir çay bardağından bir parmak az zeytinyağında 1 orta boy soğan ve 2-3 diş ince kıyılmış sarımsağı kavuruyoruz.2 domates rendeliyoruz.(Yazdan derin dondurucuya attığım rendelerden kullanıyorum,renk vermesi için yarım tatlı kaşığı salça da ekliyorum.)Birkaç dk. çevirip yer elmalarını ve halka halka doğranmış 1 havucu ekliyoruz.Birkaç kere de bunu çevirdikten sonra 1 tatlı kaşığı pirinç,1 tatlı kaşığı şeker,dilediğimiz kadar tuz ve sıcak su koyup (su,yer elmalarının üstüne çıkmayacak işte,göz kararınıza kalmış.) kaynayınca kısıp 45 dk. kadar pişiriyoruz.Her zeytinyağlı yemeği olduğu gibi bunu da tenceresinde soğutup servis tabağına alıyoruz.Üstünü ince kıyılmış maydanozla süslüyoruz.Yerken de limon sıkmayı ihmal etmiyoruz.

Yukarıda gördüğünüz kitabı geçen sene almıştım.Birbirinden güzel çorba tarifleri var içinde.Kolay bulunabilecek malzemeler ve kolay ölçülerle hazırlanan sıcacık çorbalar.Candan Turhan'ın anlatım dili de en az çorbalar kadar sıcak.

Yer elmasının çorbasının da yapılabildiğini bu kitaptan öğrendim.Çocuklara zeytinyağlısını sevdirmekten daha kolay çorbasını içirmek:

Tereyağ ( Zeytinyağı da olur.)

4-5 doğranmış yer elması

2 yemek kaşığı pirinç

4-5 bardak su

1 tatlı kaşığı toz şeker

1 küçük soğan (yemeklik doğranmış)

1 tatlı kaşığı salça

Süt

Tuz

Yapılışı da şöyle:

Pirinçle 2 bardak suyu pirinçler pişene kadar 10-15 dk. kaynatın.Yer elması,şeker ve biraz tuzu kalan 2 bardak suyla beraber tencereye ekleyin,15-20 dk kısık ateşte kapağı kapalı olarak pişirin.Blenderdan geçirip,gerekirse kıvamını inceltmek için süt ekleyin ve bir taşım daha kaynatıp ateşten alın.

Bir tavada soğan ve salçayı tereyağla kavurun,çorbaya katın,biraz demlendirdikten sonra birer dilim limonla servis yapın.

Çocuklara afiyet,annelere süt olsun!

22 Aralık 2010 Çarşamba

Emzirme reformu sobesi



Blogcu Anne Elif'in başlattığı 'Emzirme Reformu Gerekli' hareketini başından beri destekliyorum.
Kendisi bugün köşesinde,bu konu hakkında yeni bir farkındalık ve destek dalgası yaratmak ve bir veri tabanı oluşturabilmek adına aşağıdaki soruları cevaplamamızı rica etmiş.

Hay hay,seve seve...

(1) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı sizce yüzde kaç? (*)

Yanıtı görmeden önce %60-70 gibi bir cevap verirdim.Sonucu görünce şaşırdım.Ama 'sadece' ibaresinin bulunması bence bu istatistiğin sonucunun bu kadar düşük çıkmasına neden olan.Bir kaşık su verildiğinde bile bebek ilk 6 ay 'sadece' anne sütü almamış diye kabul edilmiş olabilir.Dolayısıyla aslında bu oranın daha yüksek olduğuna inanıyorum,inanmak istiyorum.



(2) Siz bebeğinizi ne kadar süre anne sütü ile beslediniz?

Ben 16 aydır emziriyorum ve o istediği sürece de emzirmeye devam etmeyi düşünüyorum.



(3) Kaç ay doğum izni kullandınız?

Çalışmadığım ve bu tür sıkıntılara göğüs germek zorunda kalmadığım için kendimi şanslı hissediyorum.



(4) Yasal süt izninizi kullanabildiniz mi?

Bkz. soru 3 :)



(5) Emzirdiğiniz ya da süt iznini kullandığınız için iş yerinde mobbing (tepki, işi bırakmanız için baskı) ile karşılaştınız mı?

Bkz.soru 3

(6) Bebeğinizi toplum içinde, dışarıda emzirmeniz gerektiğinde sıkıntı yaşadınız mı?

Hayır yaşamadım.



(7) Emzirme konusunda desteğe ihtiyacınız oldu mu? Gerek emzirme danışmanlığı, gerekse psikolojik olarak yeterince destek bulabildiniz mi?

Emzirme konusunda kayda değer bir psikolojik ve fiziksel bir sıkıntı yaşamadım gelip geçici ufak birkaç sorun dışında.

(8) Emzirdiğiniz süre boyunca etraftan “sütün yetmiyor, mama ver, bu çocuk meme emmek için çok büyük” şeklinde baskı gördünüz mü?

Şanslıyım ki görmedim.Ama bana karşı kurulacak böyle cümlelerin sahibi benim kadar şanslı olmayabilir! :)

(9) Emzirme Reformu’nu biliyor musunuz? Sizce Emzirme Reformu neden gerekli?

Evet,haberdarım.

Emzirme Reformu bebeklerin en azından ilk 6 ay hakları olan anne sütünü alabilmeleri için mutlaka gerekli.

Hem psikolojik hem fiziksel açıdan daha sağlıklı yarınlar için Emzirme Reformu hemen şimdi!

(10) Emzirme Reformu’nu web sitesinde desteklediniz mi? Destek olmak için www.emzirmereformu.com adresindeki formu doldurmanız yeterli.

Evet.

(*) Türkiye’de ilk altı ay sadece anne sütü alan bebeklerin oranı yüzde 1,3. (Kaynak UNICEF Türkiye). Annelerin yüzde 98′i doğumdan sonra emzirmeye başlıyor, fakat ilk iki aydan sonra genel emzirme sorunları veya işe başladıklarında yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle emzirmeyi ve anne sütüyle beslemeyi sonlandırabiliyorlar.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Midemi tıp tepti!



Neyzen Tevfik'in daha tıbbın bu kadar hayatımıza girmediği bir zamanda söyledikleri:

Bir hazakatzedeyim,midemi tıp tepti benim
Kırk katır tepse yıkılmazdı bu muhkem bedenim


Kapladı her yanımı sancı,elem,ağrı,bere
Bir mezar oldu vücut,sanki etibba haşere


Hastane sanarak çok yere girdim çıktım
İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.


Hazakatzede:Osmanlıca'da hekim hatasının kurbanı olan kimse için alay yollu söylenen söz.

Etibba:Doktor

Muhkem:Sağlam

Ya bir de günümüzde yaşasaydı Neyzen,neler döktürürdü dersiniz?

19 Aralık 2010 Pazar

Sevgi ve saygı ile beslemek

Başından beri felsefem bu oldu.


Ali hiçbir zaman iştahsız bir çocuk olmadı.Ya da ben beklentilerimi az tuttuğumdan bana öyle geldi/geliyor,bilemiyorum.Midesinin boyutunu hep göz önünde tuttum tabağına yemek koyarken.İstemediği zaman son kaşık için hiç zorlamadım.


Fakat, çocuklar büyüdükçe davranışları da yaşının gereklerine bağlı olarak değişiyor .Yürümeye başlayan çocuk uzun bir süre bir yerde oturup kalmıyor,kalamıyor.Daha önce bahsetmiştim,kutulanmış çocuklardan olmasını da istemiyorum,evet.Önceliği artık oyun,bunu da biliyorum.


’Bilim adamları küçük çocuklarla deney yapıp,yiyeceklere yakın bırakıldıklarında ne yapacaklarını görmek istemişlerdir.Onların aşırı yiyeceğini düşüneceksin.Yanılıyorsun,onlar aşırı yemez.Anne ve baba onları aşırı besleyip ‘Daha çok ye.Ye,biraz daha güçlen.Biraz daha canlan,şu haline bak.’ derler.Çocuk ağlıyor.Çocukların sıklıkla ağladığını görürsün.Onun bedeni hayır diyor.Onun bedeni dışarı çık ve biraz hopla ve zıpla,git ağaçlara tırman diyor.Ve sense onu beslemeye devam ediyorsun.Doktor her üç saatte bir çocuğa süt vermek gerekir diyor.Çocuk içmiyor ve başını bir o yana bir bu yana sallıyor.Bu ortalama zamanı takip etmek işe yaramaz.Çocuk acıktığında ağlayacaktır,o seni haberdar eder.Saate bakmaya gerek yok.Çocuğun kendi bedeninde içsel saati var.Ama sen onun saatini bozmaya devam ediyorsun.Ve her çocuk başka bir zamanda acıkacaktır.Şimdi bu büyük bir problemdir,bir kural oluşturuldu;ortalama kuralı.


Ortalama kuralına dikkat et.Bedenin kendi içsel saati vardır.’’


diyor Osho efendi.


Duygularıma tercüman oluyor.


Oluyor olmasına da bu nasıl davranacağımı şaşırmama engel olamıyor. Ali acıktığında mama mama diye bağırıp,tencerelere saldırıyor.Mama sandalyesine oturtuyorum fakat en fazla birkaç kaşık sonra huzursuzlanıyor, kalkmak istiyor.Kaldırmazsam bir lokma daha yemiyor.Kalktıktan sonra da kah yanıma gelerek,kah ben elimde kaşıkla onun yanına giderek yemeği bitiriyoruz.


Aslında içimden bir ses doğru yaptığımı söylüyor. Kaldırmayıp oturmaya zorlarsam;inatlaşma,gerginlik derken ipler iyiden iyiye kopacak.Dediğim gibi iştahı yerinde,onu da bozmuş olacağım belki.Bu yaştaki bir çocuğa bırakın sofra adabını öğretmeyi,herhangi bir eğitim verilmeye çalışılması bana göre zaten doğru değil.Sevgi ve saygıyla beslemeye devam ediyorum aslında kendimce.


Ama elimde tabakla peşinde gezmeyi de istemiyorum bir taraftan.


Bunun bir orta yolu yok mu acaba?

13 Aralık 2010 Pazartesi

D vitamini



Devam ediyorum:



''D vitamini sağlıklı kemikler ve kalsiyum emilimi için gereklidir.


Anne sütünün D vitamininden yana fakir olduğu sonucuna varmak yanlıştır.Mesele anne sütünün çocuklarımız için bu bakımdan uygun olmadığı değil,emziren annenin yeterli güneş ışığı alıp almadığıdır.Anne de bebek de her gün güneş ışığına çıkmalıdır.Her ne kadar artık güneşfobik bir toplumda yaşıyor olsak da,bunu yapmak oldukça basittir.


D vitamini eksikliğinin güneşi bol olan ülkelerde daha çok görülmesi ise ayrı bir çelişkidir.Bu gerekli ve yararlı maddenin emilimini güneş gözlükleri,güneş kremleri ve koyu renkli camlar engeller.Cildimiz D vitaminini güneşin ultraviyole ışınlarıyla üretir.Güneş gözlüğü taktığımızda,gözlerimiz etrafta fazla ışık olmadığını düşünür ve beyin aracılığıyla cilde ultraviyole ışınları için hazır olması gerektiği mesajını gönderemez.


Vücudunuz yazın güneşten uygun olarak istifade ederek,depolarını kış aylarına taşıyabilir.Sağlıklı güneşlenmek yanmak değildir,cildinizi nazikçe ve yavaşça güneşle buluşturmaktır.Sabahın erken saatleri ve akşam üzerileri tolerans seviyenizin kademeli olarak artmasını sağlar.Herkesin güneş ışığına ihtiyacı vardır.


Sağlıklı kemikler ve dişler sahip olmak D vitaminine bağlıdır.Eksikliği ilerleyen yaşlarda otoimmun rahatsızlıkları ve osteoporoz olarak ortaya çıkar.


Cilt kanserinin en önemli risk faktörü güneş değil,sağlıksız yağ tüketimimizdir.Eğer diyetinizde margarin,kızarmış yağlar vb. yerine doğal yağlar bulunuyorsa bedeniniz cilt kanserine meyilli olmayacaktır.''


Konuyla ilgili La Leche League International'ın görüşü de burada.

Güneşten yana bizim kadar şanslı olmayan çoğu Avrupa ülkesinde bile bebeklere rutin olarak verilmeyen D vitamini, ülkemizde sağlık konusundaki sayısız 'ezber'den biridir.


Bana kalırsa son yıllarda artan cilt kanserinin en büyük nedenlerinden biri de bilinçsizce ve fazlaca tüketilen kozmetik malzemeleridir ki buna güneş koruma kremleri de dahildir.


Geçtiğimiz yaz ne kendime ne de Ali'ye bir damla bile güneş kremi sürmemeyi başarabildim,tatilimizin bir kısmı da teknede geçti,ona rağmen...Sadece öğle saatlerinde güneşe çıkmamaya dikkat ettik.

İlerleyen senelerde öğlen denize gitmeme ya da güneşe çıkmama konusunda sözümü ne derece dinletebilirim bilmiyorum tabii ama o zaman da içeriğinin her maddesini büyüteçle inceleyerek,ne olduğunu araştırarak (bilindik bir markanın 'çocuklar için özel' ürünü olması asla yeterli olmaz) edindiğim bir kremi sürerim.


Benzer görüşleri Daniel Reid'in Detoks isimli kitabında da okumuştum:

''Helyoterapi veya sağaltıcı güneş banyosu için günün en iyi zamanı,güneşin gökyüzünde yavaşça süzüldüğü ve gözlere veya cilde zarar vermediği 10:30'dan önceki veya 15:30'dan sonraki saatlerdir.Günde birkaç kez,20-30 dakikalık seanslar arzulanan sağaltıcı etkileri elde etmek için yeterlidir.Cildinizin ne kadar büyük bir kısmını güneşe maruz bırakırsanız,alacağınız fayda da o oranda artar.Bu,gözler için de geçerlidir.Helyoterapi sırasında güneş gözlüğü takmayın,çünkü gözlük güneşteki faydalı uzun dalga UV frekanslarını filtreler ve oküler-endokrin sistemini harekete geçirip bağışıklık tepkisini harekete geçiren bu frekanslardır.


Bir time-lapse fotoğrafçısı olan John Ott bitkilerin büyüme döngüsünü fotoğrafladığı bir dış mekan projesi sırasında kırılan güneş gözlüklerini yenilemeye fırsat bulamayınca gözlüksüz çalışmaya devam etti ve birkaç hafta sonra yıllardır çektiği ağrılı artritinin hızla iyileşmeye başladığını fark etti.Sonrasında yapılan araştırmalarda,daha önce güneş gözlükleri tarafından bloke edilen UV ışınlarının gözüne girmesiyle hipofiz bezinin hormon salgılamak üzere uyarıldığı ve bu salgılanan hormonların böbreküstü bezlerini,vücudun bu durum için yerleşik reçetesi olan doğal steroidleri üretmek üzere harekete geçirdiği anlaşıldı.''

9 Aralık 2010 Perşembe

K vitamini



Geçen yazımda bahsettiğim 'The drinks are on me' den devam ediyorum yine.Paylaşmak istediğim birkaç bölüm daha var önümüzdeki günlerde...


''Yeni doğan bebeklere K vitamini iğnesi yapılması da insanoğlunun anneyle bebek arasına giren icatlarına bir örnektir.Yapay K vitamini verilmesinin amacı yeni doğanı olası bir kanamalı duruma karşı korumaktır.Fakat önce kendimize bu tip insan icatlarının nereden çıktığını sormalıyız.


Peki insanoğlu K vitamini iğnesi olmadan bugünlere kadar nasıl geldi? Anne ve bebeklere ne yaptık ki K vitamini verme ihtiyacı ortaya çıktı?

Müdahalesiz,doğal doğumlarda bebek doğum kanalından geçerken annesinin dışkısından bir miktar yutar.Bu,sindirim sistemine gider ve bağışıklık sisteminin gelişimini başlatır.Fakat doğum modernize (!) edilip kadınlara doğumdan önce lavman yapıldığından beri bebekler bundan mahrum kalıyor.Modern doğum ayrıca sağlık personlinin rutin işlerini(bebeği yıkama ve tartma gibi) yapmalarını gerektirdiğinden emzirmenin gecikmesini kaçınılmaz kılıyor.Bunun gecikmesi demek,bebeğin K vitaminini anneden zamanında alamaması demektir.


Yeni doğan sünneti de hatırı sayılır bir kan kaybına sebep olur.Doğumlara müdahale ediyoruz,emzirmeyi geciktiriyoruz ve bebeğimizin bir parçasını koparıp atıyoruz.Herhalde K vitaminine ihtiyacımız olur!


Çalışmalar K vitamini almayan bir bebeğin kanamalı bir durumda riskinin 1/10000 ile 1/25000 arasında olduğunu gösteriyor.Size bebeklerin K vitamini eksikliğiyle doğduklarını ve anne sütünde çok az K vitamini olduğunu söyleyeceklere karşı hazır olun.Doğa Ana insanoğlu kadar bilemiyor,öyle mi?

Biz bilinçli tercihler yapan anneler olarak kendimize bu K vitamini azlığının neye ve kime göre kıyaslandığını sormalıyız. Bu az miktar da bir bebek için yeterli olamaz mı,tıpkı bebeklerin gövdesiyle kıyaslandığında başlarının büyük olması gibi?

Ayrıca anne sütünde K vitamininin az olduğunu gösteren çalışmalar annelerin doğumdan sonra kolostrumu sağıp,bebeğe vermedikleri zamanlara aittir.Ayrıca o zamanlar bebekler saate bağlı emzirilir ve emzirme süresi de sınırlı tutulurdu.Şu anda sağduyunuz size bu çalışmalara güvenmemeniz gerektiğini söylüyordur sanırım.


Bebeğinizin K vitamini seviyesini yükseltmenin en iyi yolu doğumdan sonra kordonu mümkün olduğunca geç kesmektir.

Bazı kadınlar kordonun kesilmeyip plasentayla beraber bebeğin yanında tutulup,kendiliğinden kuruyup düşmesinin beklendiği lotus doğumu tercih eder.Sadece plasenta çıkıncaya kadar kordonu kesmemenin bile inanılmaz büyük bir etkisi vardır.

K vitamini yeşil yapraklı sebzelerde,mercimekte,bezelyede ve pekmezde bulunur.Bunları beslenmenize kattığınız sürece bebeğinizin önce plasentadan sonra ise sütünüzden yeterli K vitaminini aldığına emin olabilirsiniz.''

7 Aralık 2010 Salı

Sezaryen ve emzirme


Bugünlerde okumakta olduğum birkaç kitap var.Bir tanesi Veronika Sophia Robinson’un yazmış olduğu ‘The drinks are on me(Everything your mother never told you about breastfeeding)’

Veronika,iki çocuğunu da yedi yaşına kadar emzirmiş bir anne.Kitabı o kadar içten bir dille yazmış ki sanki okuyor gibi değil de karşılıklı sohbet ediyor gibi hissediyor insan kendini.Doğal,holistik bir anneden emzirmeyle ilgili hiçbir yerde okumadığım şeyler öğrendim.İlgilenenlere şiddetle tavsiye ederim.


Blogumda benim gibi düşünenlerin yazdığı kitaplardan alıntılara yer vermeyi seviyorum.’Tam da benim düşündüklerimi yazmış.’ ya da ‘Ben de yazsam bunu/böyle yazardım.’ dediklerime…



Sezaryen ve emzirme



Sezaryen ameliyatı hafife alınmamalıdır.Asla yaşam tarzına bağlı bir seçim olmamalıdır.Sadece gerçekten tıbbi bir aciliyet durumunda uygulanmalıdır.Bebeğin, annesinin doğum kanalından geçerek dünyaya gelmesinin zihinsel,fiziksel ve ruhsal açıdan önemini anlatmak için zaten başlı başına bir kitap yazmak gerekir.



Birçok kadın,bebeği çıkarmak için yapılan bu büyük karın ameliyatının bebeklerin emme yetisini nasıl etkileyeceğinin farkında değildir.Farkında olanlar da genelde,bunun ameliyatın kendisinden kaynaklandığını sanır.



Bu da bir etken olmasına karşın,başarılı bir emzirmeyi başlatmak için en büyük engel anneye ağrı kesici olarak enjekte edilen morfindir.Bunun,annenin oksitosin salgılamasını ve süt üretmedeki doğal kabiliyetini çok büyük derecede etkilediğini gösteren birçok çalışma mevcuttur.Tabii ki tam olarak imkansız kılması diye bir şey söz konusu değildir,fakat bıçak altına yatmayı düşünen kadınların bunu göz önüne almaları gerekir.



Arz ve talebin bütün kuralları sezaryenle doğum yapan anneler için de geçerlidir. Pes etmeyin! Emzirmeyi başlatmak için kendinize güvenli bir liman yaratın.İlaçların etkisini vücudunuzdan atmak için bol bol su için.Morfinin atılmasına yardımcı olmak ve süt üretiminizi arttırmak için düzenli olarak ısırgan ve rezene çayı tüketin.



Doğumdan hemen sonra bebeğinizin göğsünüze verilmesini isteyin. Göz merhemlerine, K vitamini iğnesine, topuk kanı alınmasına, bebeğin yıkanması ve tartılmasına ihtiyaç yoktur. Bebeğinizin tek ihtiyacı sizsiniz. Mümkün olan en çabuk şekilde bebeğinizle ten teması kurmak ve emzirmeye başlamak sizin hakkınızdır.



Siz kendinizi iyi hissetmenize rağmen, bebeğiniz büyük bir şok yaşıyor olabilir. Sizden plasenta aracılığıyla aldığı ilaçların etkisiyle uyuşmuş olması kuvvetle muhtemeldir. Sezaryenle dünyaya gelen bir bebek, gelmesi gerektiği gibi gelmemiştir. Vücudu biyolojik olarak ‘beklediği’ şeyleri yapamamıştır. Doğum sonrası emzirmenin geciktirilmesi de bebeği olumsuz etkiler.



Sıcak, rahat, karanlık, küçük dünyasından; haber verilmeden yüksek seslerin,sert ışıkların,kaba ellerin,yabancıların olduğu bir dünyaya çekilmiştir.Bu yeni doğan bir bebek için son derece şok edicidir.O,bütün bunları sevgiden ziyade korkuyla yorumlayıp;yeni dünyaya alışmaya çalışacaktır.



Nazik olun, düşünceli olun ve bebeğinizin isteklerini her şeyin önünde tutun. Eğer siz fiziksel olarak bebeğinizi tutamayacak durumdaysanız,ten temasını eşinizin,annenizin veya en yakın arkadaşınızın sağladığından emin olun.

5 Aralık 2010 Pazar

Babies

Aylardır izlemek istiyordum 'Babies'i. Ekim ayında vizyona gireceği söyleniyordu,girmedi.İnternetten indirmeye çalıştık,olmadı.Amazon'dan kitap ve film siparişi verdim,onu unuttum.

Geçen gün Yasemin link vermiş blogunda.Görünce inanamadım!Nasıl sevindim anlatamam.

Çok güzel bir belgesel.İnsana, halihazırda yaptığı anne babalığı sorgulatan cinsten.

İzlemek için buraya tıklayınız.

İyi seyirler!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...