28 Mart 2014 Cuma

Sağlıklı bir çiğ vegan tatlı





Badem sütünün yapılışını anlattığım bir önceki yazımda artan posalarla yaptığım bir tatlıdan bahsetmiştim.Kurutup dondurucuda sakladığınız posalarla yapabileceğiniz gibi,aynı gün yapmış olduğunuz badem sütünün posası henüz kurumadan da yapabilirsiniz.Her iki şekilde de yaptım,ikinci seçenekle yapılan daha ıslak olduğundan çok daha güzel oluyor.Eğer dondurucudaki posanızı kullanacaksanız onu da biraz badem sütü veya suyla ıslatmanız gerekiyor ama yine de tazesiyle yapılanın yerini tutmuyor.

Bir tatlı hem yumurtasız,hem sütsüz,hem (ilave) yağsız,hem unsuz,hem de şekersiz olabilir mi?Aynı zamanda kalsiyum,potasyum ve magnezyum deposu?Evet olabilir.Aynı zamanda çiğ vegan (raw vegan) bir tatlı bu.

Malzemeler:

160 gr badem posası (1 su bardağı)
140 gr çiğ kaju (1 su bardağı)
480 gr Kudüs hurması (2 su bardağı)
30 gr kakao (5 yemek kaşığı)*
70 gr hurma şurubu (4 yemek kaşığı)**

Kajuları robotta un haline gelene kadar çekiyoruz.Ayrı bir kaba alıp robotumuza yıkanıp,çekirdeği çıkartılmış hurmalarımızı koyuyoruz.Benim robotum küçük olduğundan hurmaları 2 seferde çekiyorum.Robotunuz büyükse bütün malzemeyi bir seferde ekleyip,yoğurmaya gerek kalmadan da yapabilirsiniz.(Çok uzun çekmemekte fayda var,yağ kıvamına gelmeyecek.)Onları da kajuların olduğu kaba alıp diğer malzemeleri de ekleyerek yoğuruyoruz.Sonra küçük bir borcamın dibine elimizle bastırarak yayıyoruz.İlk yaptıklarımı bu şekilde yaptım yalnız son birkaç seferdir küçük toplar yapıyorum.Yemesi çocuklar için böyle daha kolay oldu.
Sonra en az bir saat derin dondurucuda bekletiyoruz.
Yemek için çıkarıp istediğimiz kadarını aldıktan sonra da hep derin dondurucuda saklıyoruz.Zaten dondurucuda olmasına rağmen hurmalar sayesinde hep yumuşak kalıyor.

*Kakao yerine keçiboynuzu tozu da kullanabilirsiniz.Veya ikisini karıştırıp, miktarını da kendinize göre ayarlayabilirsiniz.Daha çikolatamsı bir tat verdiğinden ben kakao kullanıyorum.Evet çok da içime sinmiyor kabul ama ilk yurt dışı seyahatinde bolca çiğ kakao toplayıp gelene kadar bu şekilde idare edeceğim artık.

**Hurma şurubu yerine yine miktarını kendinize göre ayarlayarak akçaağaç şurubu veya bal da kullanabilirsiniz.Yalnız bal kullanırsanız tatlı vegan sıfatını yitirir.

Tarifin orjinali burada.


20 Mart 2014 Perşembe

Badem sütü yapımı



Badem sütü bizim evde sıkça yapıp tükettiğimiz bir süt.Yapımıyla ilgili yerli ve yabancı kaynaklara bakacak olursanız birçok farklı tarifle karşılaşabilirsiniz.Kabuğunu soyarak yapan var,soymadan yapan var,bir bardak badem için farklı miktarlarda su ölçüsü kullananlar var.

Ben de yakın bir zamana kadar bir bardak bademi iki bardak suyla akşamdan ıslatıp sabah robottan öyle çekiyordum.Süzdükten sonra posayı tekrar robota alıp,üstüne bir bardak daha su ekleyip bir kere daha çekiyordum.Artık üç bardak suyla ıslatıp,işlemi bir seferde yapıyorum.



Bir su bardağı çiğ bademi süzgeçte yıkayıp,kabuklarıyla beraber üç bardak içme suyuyla akşamdan ıslatıyoruz.



                                     Sabah içindeki suyla beraber robota (blender) alıyoruz.

                                          
                                        Yaklaşık bir dakika boyunca çekiyoruz.



                                          Sonra temiz bir tülbentten süzüyoruz.


                                                     İyice sıkıyoruz.



                                                Badem sütümüz hazır.


Hazırladığınız badem sütünün içeceğiniz kadarını tekrar robota alıp dilediğiniz meyveyle tekrar çekebilirsiniz.Biz en çok muz,hurma ve avokado kullanıyoruz.İçine kakao,keçiboynuzu tozu,tarçın gibi malzemeler de katabilirsiniz.Sütün kalanını da buzdolabında 3-4 güne kadar muhafaza edebilirsiniz.


Tülbentte kalan posayı bir fırın tepsisine serip kurutabilir,daha sonra derin dondurucuda uzun müddet saklayabilirsiniz.Bu posayı sonradan değerlendirmek için de birçok yöntem var.Ben sağlıklı ve güzel bir tatlı yaparak değerlendiriyorum.Tarifini en kısa zamanda paylaşacağım.


4 Mart 2014 Salı

Çocuklar(ım)a...

                                                                                 Otoriteyi sorgula



Do not believe anything simply because you have heard it.Do not believe anything simply because it is spoken and rumored by many.Do not believe in anything simply because it is found written in your religious books.Do not believe in anything merely on the authority of your teachers and elders.Do not believe in traditions because they have been banded down for many generations.But after observation and analysis,when you find that anything agrees with reason and is conductive to the good and benefit of one and all,then accept it and live up to it. -Buddha


Hiçbir şeye sırf öyle duyduğun için inanma. Hiçbir şeye pek çok kişi tarafından öyle söylendiği ve konuşulduğu için inanma. Hiçbir şeye dini kitaplarda öyle yazıyor diye kolayca inanma. Öğretmenlerin ve büyüklerin öyle diyor diye hiçbir şeye zorla inanma. Nesillerdir süregeliyor diye geleneklere inanma. Ancak gözlem ve analiz yaptıktan sonra, mantığına uyan bir şey bulduğunda,ve birin ve bütünün hayrına ve faydasına olabilecek bir şeyse o, onu kabul et ve ona göre yaşa.-Buddha

14 Ocak 2014 Salı

Başka bir bebek mümkün*





''Odada,yatağımızın kenarında,Eren'in bacaklarının arasına çömelerek doğurdum bebeğimizi.Yokluklar içinde bir doğum oldu bu.Evde kokusunu bilmediğim bir insan yok,parlak ışıklar yok;bende yırtık yok,dikiş yok,kesi yok;bebeğimize doğar doğmaz K vitamini iğnesi yok,Hepatit B aşısı yok,kordonunun erkenden kesilmesi yok,muayene için annesinin göğsünden ayrılması yok...

Orada bir tek biz vardık.Bir de içimde bebeğime ve bedenime hak ettikleri gibi bir doğum yaşatmanın huzuru...'' 


diye yazmıştım Ayşe doğduktan sonra.

Ve sonrasında da bu yokluk devam etti:

Rutin doktor kontrolü yok.
Doğumdan bir hafta sonra nispeten doğal yaklaşım sahibi olduğunu duyduğumuz bir doktora götürdük Ayşe'yi genel kontrol için.Aslında ona da götürmezdim ama sanki Eren'in içi daha rahat edecekmiş gibi geldi bana,her ne kadar kendisi bunu dillendirmese de.Doktorun odasına girdik ve aramızda şu diyalog geçti:

D-Normal doğum mu sezaryen mi?

B-Normal.
D-Hangi hastane?
B-Evde.
D-???
B-Evde ebeyle doğurdum.İlki sezaryendi.
D-Nasıl yani? (Bir iki dakikalık şaşkınlıktan sonra gülerek) Senin sana benzeyen bir kız kardeşin var mı?Varsa ben evlenmek istiyorum.
B-Var da,evli.Zaten bana da benzemez.

Adamcağız Eren'in yanında açık açık 'İşte aradığım kadını buldum.' diyemedi tabii,böyle kardeşten falan girdi konuya ne yapsın.Sonrasında:

D-Her şey gayet iyi.Yalnız haftaya yine getirin,kilosuna bakıcam.
B-Ben tartarım,evde bebek tartımız var.
D-Eminim sizin evde her şeyiniz vardır ama benim görmem lazım.
B-Hmm.Peki.

Bir de hastane çıkışında karşılaştık koridorda.'Bütün hastaneye seni anlatıyorum!' dedi gülerek.

Ve bu kendisini son görüşümüz oldu.

Bir daha da herhangi bir sebepten doktora gitmedik.Kilosunu 6 aya kadar evde kendim ölçtüm,ondan sonra bıraktım.Boyunu hiç ölçmedim,gerek görmedim.

Hiç aşılanmadı.

İlk 8 ay sabun,şampuan,yağ,krem vb. yok.  
Başta 6 aylık olana kadar en doğalı veya organiği de olsa cildine hiçbir şey temas etmemesiydi niyetim.Bu süre biraz uzadı.İlk 8 ay sadece suyla yıkandı.

Herhangi bir destek ve vitamin yok.

Çok sıkıntılı bir emzirme başlangıcına rağmen mama yok.  
Güzel doğumumun sarhoşluğundan olsa gerek,nasıl olduğunu anlayamadığım bir şekilde birkaç gün içinde meme uçlarım koptu.Evet,bildiğiniz koptu.Yerlerine iki kocaman delik açıldı.Çektiğim acıyı ve yaşadığım o sıkıntılı günleri burada birkaç cümleyle anlatmam zaten olanaksız olduğundan mümkün olduğunca kısa tutacağım.Sütüm çok boldu ve yeterli emziremediğimden hatta sağmak bile bir işkenceye dönüştüğünden memelerim tıkandı.İlk tıkandığında gece ateş ve titremeyle uyandım,ertesi gün masaj ve sağmayla geçirdik.İkinci kez tıkandığında yine geçer diyerek benzer yöntemleri denedim ama her geçen gün kötüye gitti,sol göğsüm kavun kadar şişip morardı.İlk gittiğimiz doktor areolanın tam kenarından (yani göğsün kahverengi bölümünün) keseceğini yalnız bir hafta kadar emziremeyeceğimi söyledi.Aklımıza yatmadı,başka bir doktora gittik.Areoladan uzak,daha iç kenardan kesilerek memeyi boşalttılar.Kesilmeyeyim diye evde doğurdum ama yine de kesilmekten kurtulamadım anlayacağınız.Doktorun birkaç gün emzirme demesine rağmen ertesi gün uygun bir pozisyon bularak o mememden tekrar emzirmeye başladım.Yalnız,memelerin bir zekası var hakikaten.Sol taraf hasarlıyken sağ taraf kapasitesinin iki katı süt üretmeye başladı.O tek memeden, ikizlerim bile olsa rahat rahat emzirirdim,öyle diyeyim.
O ıstırapla bana yıllar gibi gelen birkaç haftadan sonra durumum düzeldi.

Ana kucağı ve puset yok. 
Sling var.Wrap sling.İlk üç ay uyuduğum anlar dışında hiç çıkarmadım slingden desem abartmış olmam.Orada uyudu,uyandı,emdi,etrafı keşfetti.Gün içinde kucağa bu kadar doyduğundan olsa gerek akşamları yatırdığımızda 7-8 saat uyuyordu.Emzirmek için de asla uyandırmadım.Böylece ilk üç ay uykusuzluk nedir bilmeden geçip gitti.

Hazır bez yok. 
Yıkanabilir bezler var.Tuvalet iletişimi var.

Katı gıdaya geçişte panik yok,ona özel yemek pişirmek yok.
Çoğu anneyi sıkıntıya sokan bir süreç.Nasıl başlamalı?Ne kadar vermeli?Ne zaman vermeli?Bunlara takılmadım hiç.Sofraya ilgi göstermeye başladığı andan itibaren önüne biz ne yiyorsak ondan koydum veya eline tutuşturdum.Zaten 1 yaşına kadar yenidoğan sıklığında emdiği için doyup doymamasına takılmadım,çoğu zaman neyi ne kadar yediğini takip bile etmedim.

Ateşe müdahale yok,ilaç yok. 
Yaklaşık 11 aylıkken ateşlendi.Sadece kuru ateş.İkinci gün ateşin birazcık fazla olduğunu hissedip,sırf merakımdan ölçtüm:40.6
İlk ateşiyle rekora koştu yani Ayşecik. Aynı gün anladım 6.hastalık olduğunu.Haklı da çıktım.Anne teşhisi öyle doktor teşhisine benzemez,kolay kolay yanılmaz.Ertesi gün de vaziyet aynıydı.Üç gün boyunca kucağımda baygın gibi yattı.(Benim müdahaleden kastım sadece ateş düşürücü vermemek değil,duş ve kompres de buna dahil.)Sonra ateş işini bitirdi ve çekti gitti.Geriye bütün vücutta döküntüler bıraktı.Ve tabii biraz daha güçlenmiş bir bünye.
Bu arada genelde ateş ölçmediğimden ellerim bir ateşölçer kadar geliştirdi kendini.Yani sadece elimle,ateşin kaç olduğunu neredeyse noktasına kadar bilecek duruma geldim.

Ayşe'nin olabilecek en huzurlu ve en mutlu bebeklerden biri olmasının bütün bu yaptıklarıma (ve yapmadıklarıma) bağlı olup olmadığını asla bilemeyeceğim tabii ki.Seçtiğimiz yolun dışında bizi nelerin beklediğini hiçbir zaman bilemediğimiz gibi.Fakat yürekten inanmak serbest seçtiğimiz yola,değil mi? Öyle de yapıyorum.Böyle mutlu bir bebeğe sahip oluşumun yazdığım her bir cümleyle ilgisi olduğuna inanıyorum.

Temel konularda bugüne kadarın bir özetidir bu.Tavsiye değil,kişisel karar ve deneyimlerdir.İlginizi çeken bir nokta olduysa değil bana;kimseye bakmayın,kulak asmayın ve lütfen önce kendiniz titizlikle araştırın.

Her şey ve herkesten önce kendi aklınıza,sağduyunuza ve içgüdülerinize güvenin.


*Başlık = 'The Other Baby Book' + Başka Bir Okul Mümkün'






9 Aralık 2013 Pazartesi

Kış ve kreş için bağışıklık desteklerimiz



'Kreşe/okula başlayan çocuk çok sık hasta olur.' denir hep.İnandığım şeyde haklı çıkmanın rahatlığıyla söyleyebilirim ki bu önerme doğru değilmiş.Kreşe başlayan çocuğun kaderi hasta olmak değilmiş.Doğru olabileceğine inancım zaten yoktu ama aklımın uzak bir köşesindeki 'acaba?'yı da kreşe rağmen hastalıksız bir kışı tecrübe etmekte olarak silmiş oldum.

Ali kreşe yaz tatili dönüşü,yani 4,5 ay önce tam 4 yaş itibariyle başladı.Henüz kışın ortasında olmamıza rağmen bu yazıyı yazmak istememin sebebi, çoğu kimse tarafından kritik olarak nitelendirilebilecek kreşin ilk aylarını ve havaların dengesiz olduğu mevsim geçişini arkamızda bırakmamız;kışın geri kalanının da bizim için farklı olmayacağına sonsuz inancım ve kış bitmeden tecrübelerimin belki bazılarınızın işine yarayacağını düşünmemdir.Daha önce bu yaşa sıfır ilaçla geldiğini yazmamdan sonra kimilerinin 'Hele bir kreşe başlasın da o zaman görüşelim.'diye düşündüğünü tahmin edebiliyorum.Hatta tahminden de öte,biliyorum.Bu düşüncesinde iddialı olanları haklı çıkaramadık ne yazık ki.

Bütün hastalıklar bağışıklık meselesidir.Kreşle,salgınla,mikropla,bakteriyle ilgisi yoktur.Bağışıklığımız güçlüyse o hastalığa yakalanmayız veya yakalansak bile olabilecek en hafif şekilde atlatırız.Bunu;gribi kiminin ayakta atlatması,kiminin yatak döşek yatması,kiminin ise gripten ölmesi şeklinde örnekleyebiliriz sanırım.İşte aslında hayattaki birçok şey gibi,hatta hayatın ta kendisi gibi sağlığa doğru bakış açısı da bu kadar basit.Temel kural bu kadar kolay.Basitliğin yadsındığı,karmaşıklığın yüceltildiği günümüzde,işte bu kadarcık basit bir kavrayış bile aklınızdaki sağlığa ait çoğu sorunun cevaplanmasını sağlayabilir.

Lafı fazla uzatmadan sonbaharın gelişiyle birlikte başladığımız desteklerden bahsedeyim kısaca:

1)LİMON 



Her sabah kahvaltıdan önce bir limon suyunu (suyu az çıkarsa iki limon sıkıyorum,bir çay bardağının dörtte üçü kadar oluyor miktar olarak) ailecek içiyoruz.Ayşe yarım limon içebiliyor henüz.Limonun soğukken pek suyu çıkmaz aklınızda olsun.O yüzden akşamdan çıkarıyorum dolaptan veya sıkmadan önce sıcak suyla dolu bir kapta biraz bekletiyorum.Haftada 7 kilo limon tüketiyoruz ortalama.Öncesinde veya sonrasında bir miktar su içmiş oldukları için sulandırmadan veriyorum.Yadırgamadan içiyorlar.

2)SARIMSAK


İki akşamda bir yani gün aşırı,yatmadan önce büyükse bir diş,küçükse 2-3 diş sarımsağı birkaç parçaya bölüp,o parçaları da biraz ezerek suyla hap gibi içiriyorum.Ezmek gerekiyor çünkü sarımsağın etken maddesi allicin o şekilde ortaya çıkıyor.Başta alıştırmam zor oldu ama şimdi yatmadan kendisi hatırlatıyor.

3)FERMENTED COD LIVER OIL 


Morina karaciğeri yağı.Fermente olanı makbul.Türkiye'de bulunmuyor.Amerika'ya giden birinden isteyebilir veya Amazon'dan alabilirsiniz.Geçen sene eşimin diş eti kanamalarında faydalanmak üzere almıştık.Sorunu hallolunca içmeyi bırakmıştı.Berbat bir tadı varmış fakat.Eşim öyle bir anlattı ki ağzıma bile sürmedim ben.Ama Ali'ye acımadan veriyorum,orası ayrı.Çocuklarda kullanımıyla ilgili tavsiyeler ve dozaj ayarlaması için şunu okuyabilirsiniz: Mama Natural Cod Liver Oil

Günlük yarım tatlı kaşığı yani bir çay kaşığı kadar kullanılması öneriliyor.Ben iki günde bir,yine yatmadan önce,bir çay kaşığı veriyorum.Tadından dolayı tek başına vermekten korktuğumdan,aşağıda yazdığım bal karışımıyla karıştırıyorum.


                                       (Şimdiye kadar kimse 'cod liver oil'ın tadını seviyorum dememiştir.)

Faydalarıyla ilgili şu yazıya da bir göz atmak istersiniz belki: Benefits of FCLO

4)ÇÖREKOTU VE ZENCEFİLLİ ORGANİK BAL

Küçük bir kase balın içine göz kararı çörekotu ve toz zencefili karıştırıyorum.

5)KEFİR


Evde yaptığım kefiri yaz kış düzenli tüketiyoruz.Probiyotiklerden zengin besinlerin bağırsak florasını sağlam tutarak bağışıklığı ne kadar güçlü kıldığını anlatmama gerek yok zaten sanırım.


Bunlar adı üstünde sadece destek.Esas olan daha önce de belirttiğim gibi genel olarak bağışıklığı destekleyen bir yaşam tarzı sürmektir.Yani meyve ve sebzeden zengin doğal beslenme,herhangi bir hayvanın sütünü içmemek onun yerine bitkisel sütlerden (badem,susam ve kendir) faydalanmak,sebze-meyve ve faydalı tohumlarla hazırlanmış 'green smoothie'leri kafaya dikmek,yeterli uyku,her gün açık hava (dolayısıyla yeterli D vitamini),bol hareket,el yıkamaya (asla antibakteriyel sabunlarla değil) önem vermek gibi.Şimdiye kadar hiçbir ilaç kullanmamış,özellikle ateşe müdahale etmemiş olmamın da onun güçlü bağışıklığı üstünde çok önemli bir yere sahip olduğunu biliyorum.

'Çocuğuma bunları asla yediremem/içiremem.' gibi yakınmalara asla ikna olmayacağımı belirtmek isterim bitirirken.Kendi çocuklarım haricinde hiçbir çocuğun huyunu suyunu annesi kadar bilemeyeceğimden bu konuda kimseye yardımcı olamam ama istenirse mutlaka bir yol bulunur,anneler bulur,ondan eminim.




13 Kasım 2013 Çarşamba

Amaan sağlıklı olsun da...

                                                            'Anneler...Doğumunuzu sahiplenin.'

Başlıktaki cümleye katılmamak mümkün mü?Tabii ki her şey gelip geçtikten,doğum bittikten,bebeğimizi kucağımıza aldıktan sonra herkes tarafından istenen ve beklenen budur.

Fakat doğumuna hazırlanmayanlar,doğumuyla ilgili sorumluluk almayıp,tüm sorumluluğu bu devirde en hafif tabirle 'saflık' örneği göstererek,'doktoruma güveniyorum' adı altında doktoruna bırakanlar tarafından (güven iyidir,kontrol daha iyidir) sanki daha farklı bir vurguyla telaffuz ediliyor gibi geliyor bana.O vurguyu duydum mu,ki bu genelde diyalog fazla ilerlemeden hemen başlarda sarfediliyor,o konuşma benim için başlamadan bitiyor.Karşımdaki bu konu üzerinde araştırmaya hevesi olmadığını ya da öneri duymaya isteği olmadığını bu cümleyle anlatıveriyor. Bunu çok defa tecrübe ettim.

Sonuçta arzu edilenin annenin ve bebeğin sağlıklı olması,doğum sürecine -doğumun esas sahibi olduğumuz halde- ağırlığımızı koyamayacağımız anlamına mı gelir? Süreci yoksaymamızı mı gerektirir?Sağlıklı olmaktan kastımız sadece nefes alıp verir halde,hayatta olmak mıdır?

Anne ve bebeğin doğum sonrasında azami sağlıkta olabilmesi için öncelikle sorgulamamız,sonrasında çok iyi araştırmamız gereken ana başlıklar var: Epidural,suni sancı,epizyotomi,doğumdan sonra kordonun kan atımı bitmeden kesilmesi,bebeğe yapılan K vitamini iğnesi ve Hepatit B aşısı,ten tene temasın en kısa sürede sağlanması gibi.Bu başlıkların kâr-zarar hesaplarının çok iyi yapılması,enine boyuna araştırılması gerekir.Çünkü hepsinin anne ve bebeğin sağlığına kısa ve uzun vadede,olumlu veya olumsuz etkileri olabilir.

Hayatımızdaki pek çok özel güne doğuma hazırlandığımızdan çok daha fazla emek ve mesai harcıyoruz.Evleneceğiniz güne ne kadar öncesinden hazırlanmaya başladınız bir düşünün.Veya çocuğunuzun doğum günü partisine?

Doğuma hazırlanmak sadece hastane odasını nasıl süsleyeceğini veya doğumdan sonra dağıtılacak şekerleri düşünmek demek değildir.

Çok daha fazlasını gerektirir.







9 Kasım 2013 Cumartesi

Tuvalet iletişimimizin özeti/Bezsiz Ayşe


'Bezsiz Bebek' kitabıyla ilgili daha önce yazmıştım.O zamanlar Ayşe'ye hamile bile değildim fakat yöntem aklıma yatmıştı,doğduğu zaman uygulamaya niyetliydim.Aslında esas niyetim doğduğu zaman başlamaktı,o yazıyı yazarken öyle düşünmüştüm fakat sonra doğumun telaşı,iki çocuklu hayata alışma,evin düzeninin değişmesi falan derken unuttum gitti.Aklım başıma Ayşe 5 aylık olduğunda geldi.Daha da gelmeyebilirdi aslında ama şansıma şu yazılar çıktı karşıma o dönem:

Bezsiz Bebek Fizyolojisi

Bezsiz Bebek/Tuvalet İletişimi Yöntemi

Geç başlayanlar için (5-18 ay) tuvalet iletişimi

Bunların üstüne son derece kararlı bir şekilde bezi çıkardım.Ve tabii ki sıradaki ilk çişten payımıza düşeni aldık.O ilk hayal kırıklığı yerini 'Ne yani?şimdi bütün zamanımı bir dahaki çişi bekleyerek mi geçireceğim?'e bıraktı ki bu soru iki çocuklu evin zaten yeterince yorduğu zihnimde soğuk duş etkisi yaptı,zavallı aklım bunu algılayamayarak bir süre dondu kaldı.Ve evet bir sonraki çişi de anlayamadık,ıskaladık ve takip eden aylarda daha birçoğunu da.Ama evde bir daha hiç bez takmadım,uyuduğu zamanlar dışında.Aslında bezsiz yatırmayı da kendimi biraz zorlasam becerebilirdim fakat uyandığı anda yataktan hemen kalkıp tuvalete götürmek bana zor geldi açıkçası.Çoğu sabah uyandıktan sonra kısa bir süre kendi kendine oyalanıyor ve bu dakikalar benim için altın değerinde.Ve bu zamana kadar yerlerden temizlediğim çiş sayısı 2 yaş itibariyle tuvalet eğitimi verilmeye çalışılan bir çocuğun 'kaza'larından daha fazla değildir ama,bunu rahatlıkla söyleyebilirim.Kakayı ise nerdeyse başladığımız ilk günden beri hiç kaçırmadık diyebilirim.Evet,5 aylıktan bu yana hiç kakalı bez yıkamadım.

Yukarıda linklerini verdiğim yazıları okursanız bu süreçte dönem dönem duraklamaların olabildiğini göreceksiniz. 'Tuvalet iletişimi'nde bulunan her anne-bebek gibi biz de bu zorlu(!) yollardan geçtik.Dişti,ataktı derken 1 yaşı devirdik.Ve 1 yaşla beraber iletişimimiz adeta akmaya başladı.Hatta coştu.Bütün çiş ve kakalar hiç sektirmeden,gayet net ve itinayla söyleniyor.Geceleri bezlemeye devam ediyorum ama yine,uyku tatlı gelmeye devam ediyor çünkü bana.Dışarı çıkarken de havalar soğuduğundan ne olur ne olmaz diye bağlıyorum fakat onu da bırakmamız an meselesi.Çünkü söyledikten sonra uygun bir yer veya tuvalet bulup yapmasına yardımcı olana kadar tutuyor.

Aşağıdaki videoda bir bebeğin nasıl 'işaret' verdiğini göreceksiniz. Daha fazlasını isterseniz Youtube'a 'elimination communication' yazarak birçok başka video izleyebilirsiniz.




Evet,bizim özetimiz bu şekilde en kısa haliyle.Tuvalet iletişiminin de özeti şu paragraf bana kalırsa:

''Tuvalet iletişimi terimi ilk kez Ingrid Bauer tarafından 2001 yılında ortaya atılmış. Bauer’e göre tuvalet iletişimi, bir bebeği emzirmek veya kucağınızda taşımak gibi somut ve pratik bir davranış. Ve bu davranış, ideal olarak, sevgi ve şefkâtle sürdürülebilir. Tuvalet iletişimi, özünde, bebeğin ihtiyaçlarına cevap vermektir. Tuvalet iletişimi ile ilgili diğer her şey —bezden kaçınmak, daha az para harcamak, çevreye olan etkileri, kuru bir yatak, daha az iş— ikincildir.

Bir bebekle tuvalet ihtiyacı üzerine iletişime geçmek tuvalet bağımsızlığını öğretmeye odaklanmış lineer bir süreç değildir. Nasıl emzirmenin hedefi, emzirmeyi bırakması değil de beslenmesidir, tuvalet iletişimi de emzirme gibi, bebeğin ihtiyaçlarına cevap vermenin bir yoludur. Tuvalet bağımsızlığı elbette kaçınılmaz bir sonuçtur ama tuvalet iletişiminin asıl hedefi değildir. Emzirmenin de tuvalet iletişiminin de esas amacı, bebeğinizle sevgi dolu bir şekilde ilgilenmektir, şimdi, şu anda.''

22 Ağustos 2013 Perşembe

İlaçsız 4 sene

                               'En iyi ilaç,insanlara ilaca nasıl ihtiyaçları olmayacağını öğretmektir.'

Yıllar önce gittiğim bir konserinde Sezen Aksu orkestra arkadaşlarıyla arasındaki muhabbetin güzelliğini anlatırken seyircilere 'Aman ha,gözünüze mukayyet olun!' diyerek gülmüştü nazar değmesinden korktuğunu belirterek.

Aynı şeyden korkan biri olarak bu yazıya başlamadan önce bu söz geldi aklıma birden. :)

Oğlum birkaç gün sonra 4 yaşını bitiriyor.Bir anne olarak belki de bana en mutluluk veren şeylerden biri onu bu yaşa 0 (evet yazıyla sıfır,ne bir kaşık şurup,ne ateş düşürücü ne başka bir şey) ilaçla getirebilmiş olmamdır.Hiçbir tahlil yaptırmamış ve bir kez bile kan aldırmamış olmamız da cabası.Fazla hastalandığını da söylemeyeceğim çok şükür.Birkaç kere en fazla iki gün süren nezle,birkaç sefer ateşlenmesi ve yine ağır ateşli seyreden el-ayak-ağız hastalığı dışında bir hastalığı olmadı.En son doktora 1 yaşındayken gitmişti.Bir daha da gitmedi.Bu süre içinde bahsettiğim hastalıkları geçirirken bile doktoru aramışlığım yoktur.Hali hazırda bir doktoru da yok zaten.

Bunun için inanarak uyguladığım şeyler var tabii ki.Uzun uzadıya yazacak vaktim ise yok.Fakat kısaca özetlemeye çalışayım.En önemli nokta ilaçsız bir yaşam olabileceğine,vücudun kendi kendisini iyileştirme kabiliyetine sonsuz bir şekilde inanmak,ilaç dışı rahatlatma yöntemleri hakkında nispeten bilgi sahibi olmak ve modern tıbbın günümüzdeki pratiğine eleştirel bir gözle bakabilmektir.Çocuklarımın sağlığının ve kendi sağlığımın sorumluluğu öncelikle bana ait,herhangi bir doktora değil.Bu konuda durduğumuz nokta burası olabilirse eğer,herhangi bir hastalık karşısında tavrımız da son derece soğukkanlı olabiliyor.İşin püf noktası bu bana kalırsa.

Bu temelin dışında,düzenli beslenmesine ve uyumasına son derece dikkat ettiğimi söyleyebilirim.Özellikle son bir senedir kendisi meyve,yemiş ve çiğ sebze ağırlıklı besleniyor.Karışmıyor,saygı duyuyorum.Bolca badem sütü tüketiyor.İnek sütü hiç içmedi.Bu konuda görüşler farklı olsa da kendim yeterli araştırmayı yaptığıma inandığımdan beri,bunun hastalanmamakta önemli bir etken olduğuna inancım son derece kuvvetli.İlgileniyorsanız inek sütünün,hele hele pastörizasyon vb. işlemlerden geçmiş sütün zararını lütfen kendiniz araştırın.

Bebekliğinden beri -kışın en soğuk havalar da dahil- dışarı çıkmadığımız gün olmadı.Kışın evde kalorifer yaktığımız zamanlar bile sınırlıdır.Sadece soğuk kırılsın diye bir müddet yakar,sonra kapatırız.Evin sıcaklığı 22 derecenin üstüne çıkmaz.

Soğuktan,tozdan,topraktan yani doğal olan hiçbir şeyden sakınmam fakat kimyasallardan olabildiğince uzak dururum.

Ateşi severim.Asla müdahale etmem.Müdahale etmemek bir yana ölçmem bile.Kaçsa kaç,önemi yok nasılsa. :) Ateş bir hastalık değildir,vücudun hastalıkla başa çıkma yöntemidir. 'Give me a fever and i can cure the child.' demiş Hipokrat bile.Yani 'Bana ateş verin ki çocuğu tedavi edebileyim.'

Bağışıklığı destekleyen yaşam tarzımızın yanında huzurlu,sevgi dolu ve duygularını ifade edebilmesinin desteklendiği aile ortamı,şefkatli dokunuşlar,bol bol sarılışlar da önemli elbet.Yaz kış güneşten azami faydalanmak,asla güneşten koruyucu krem kullanmamak,kışın vücudunun elektriğini alması için şifalı olduğuna inandığım tuzlu su banyoları da son anda aklıma gelenler.

İnsanın içselleştirdiği bir inanışı ve yaşam tarzını anlatması zor aslında.Elimden geldiğince ifade etmeye çalıştım yine de.Darısı kızımın da başına diyeyim.

Bu sene kreşe başladı.Kreşle beraber hastalıkların da başlayacağı söylenir hep,bakalım yaşayıp göreceğiz.Desteğin dozunu arttırmayı planlıyorum sadece.Çocukluk çağı hastalıklarından korkumuz yok evelallah.

Daha kötüleri de bütün çocuklardan uzak dursun zaten...




15 Mayıs 2013 Çarşamba

Doğum videom



Youtube'daki evde doğum videolarında Türkiye'yi temsil ediyorum. :)

13 Şubat 2013 Çarşamba

İmza:Kızın*




Geçen akşam baktım Eren konuşuyor,Ayşe gülüyor.Birden kızımda kendimi gördüm,Eren'de seni.Sahi,bir zamanlar ben de senin işte bu kadar minicik kızındım.Kimselerin kucağına vermediğin,o hastayken lokmaları önce kendin çiğneyip ağzına verdiğin,kuş gibi beslediğin...Bilinen lafın aksine,görmemişin kızı olmuş misali...

Bazen çocukluğundan bahsedersin baba,ağlayasım gelir.Hiç kıyamam senin çocukluğuna,küçücük yaşta çalışmana,öğle aralarında Ankara tavası yaptırıp,belki de boyundan büyük tepsiyi soğumasın diye ellerin yana yana,koşa koşa evine taşımana...Annelik ne tuhaf...Senin çocukluğuna da annelik yapasım geliyor bazen.Çocukluğunu bana verseler,kendi çocuklarımın imkanlarında bir çocukluk yaşatabilsem ona da...Öpsem,koklasam,sımsıkı sarılsam çocuk Ferruh'a...

Gençliğinde top oynadığı takımın kaptanı olduğundan arkadaşları için hep 'Kaptan Ferruh' kalan babam...

Geçen yıl Fenerbahçe'nin başına gelenlerden,başkanın içeri alınmasından sonra hasta olup yataklara düşen 'hasta Fenerli' babam...Çok şükür futboldan (senin kadar olmasa da) anlayan Fenerli bir damat bulabildim sana,yoksa dilinden kurtulamazdım yıllarca.

Sadece futboldan değil bütün sporlardan anlayan,sumo güreşçilerinin bile adlarını ezbere bilen,gece yarılarına kadar snooker,boks ve tenis maçları seyreden,Federer yenilince hayata küsen babam...

Bayramlarda bayram namazına gitmesini bekleyen anneme 'Bir imamla evlense çok mutlu olurmuş bu kadın!' diyerek bizi güldüren beynamaz babam...Yine de doğduktan sonra çocuklarımın kulaklarına ezan okuyandın.

Bizi hep güldüren,her an espri düşünen,yaptığı esprilere de 'Ben yaptım,gülmek en çok benim hakkım.' diyerek herkesten çok gülen babam...

Kafası çalışan,sorgulayan,düşünen babam...Bilhassa memleket meselelerine kafa yoran,şimdilerde olup biteni yıllar öncesinden gören,söyleyen solcu babam,sosyalist babam,muhalif babam...

Önüne ne zaman ne konulursa hiç itiraz etmeden yiyen,yemeyi olduğu kadar yedirmeyi de seven babam...

Bilmediği tek bir Türk Sanat Müziği şarkısı olmayan,son zamanlarda 'Keşke zihnimdeki binlerce şarkıyı ben ölmeden senin zihnine kopyalayacak bir teknoloji geliştirilse Öykü.' diye hayıflanıp duran kulağı güçlü,sesi güzel babam...


Senin bir gün ölme ihtimalin en büyük korkum oldu yıllarca ve belki de öyle hala...Neyse ki 120 yaşına kadar yaşayacağının garantisini verdin de biraz olsun sıyrıldım bu korkumdan.

Yüzünün,her mimiğinin fotoğrafını gözlerimle çekip zihnime kaydetmişim baba.Yaşadığım müddetçe silinmez bunlar hatıramdan.Ayrı şehirlerde oluşumuz hep bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi hissettirse de çoğu zaman,yetiyor gözümü kapatmam seni özlediğimde o fotoğraflara doyasıya bakmama...

Şifalı ve şefkatli ellerini alır yanaklarıma koyar,defalarca öper,öperim...

Seni tarifsiz seven kızın

Öykü




*'İmza:Kızın'ın tanıtım filmi burada.


20 Kasım 2012 Salı

Ayşe Ekin'in evde doğumu



İkinci doğumumun üzerinden bugün tam iki ay geçti.Ben ise doğum hikâyemi yazmak için klavyenin başına ancak oturabildim.İlk doğumumdan bu yana geçen üç senede yüzlerce doğum hikâyesi okuyan ve benzeri bir hikâyeyi yazmanın hayallerini kuran ben, nedense hayalim gerçek olunca, bu gerçeği basit ve sıradan bularak, yazmaya değer bulamadım bir türlü. Bu iki ayda vaktimin çok sınırlı olması da tabii ki başka bir etken ama esas sebep diğeri...Kendimi bazen hiç anlayamıyorum. :)

Aslında bu hikâyeyi doğuma zihinsel hazırlık, fiziksel hazırlık ve doğum ânı şeklinde üç bölüme ayırarak yazacaktım ama hem vakitsizlikten hem de okuyanları sıkmamak adına sadece doğum ânını yazmaya karar verdim.Yine de zihinsel hazırlığı kısaca özetleyecek olursam: Evde doğurmaya karar verişim belli bir zaman aldı evet ama kısa bir zaman. Bu karara nasıl vardığımı anlatmaya çalışırsam bunun, yani kendimi ifade etmeye çalışmanın beni yoracağını hissettim şu anda. Kısaca, doğuma ve modern tıbbın doğuma yaklaşımına belli bir bakış açısı geliştirebilmiş olanlar zaten bu kararımın nedenlerini ben anlatmadan da kolayca anlayacaklardır.

Daha önce okuduğum iki evde doğum hikâyesinde bahsi geçen ebe Gail Johnson'la bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştım ve hamile kalmadan önce yazışmaya başladık.Yazışmaya başlamamızdan kısa bir süre sonra hamile olduğumu öğrendim ve ilerleyen zamanlarda gelişi konusunda karşılıklı anlaştık. Gebeliğimin ortalarında Gail bana Ankara'da yaşayan ve onunla benim gibi sezaryen sonrası evde doğum yapmak isteyen Amerikalı bir anneden bahsetti. Birbirimize çok yakın oturuyorduk ve beklenen doğum tarihlerimiz arasında sadece bir hafta vardı. Bu hepimiz için büyük bir şans oldu.Ebe dünyanın bir ucundan kalkıp gelmişken iki doğum birden yaptıracak,bizler de masrafları bölüşecektik. Sadece benim doğumum için gelecek olsaydı onu son bir ay evimizde misafir edecektik,ama diğer annenin Bilkent'te okutman olması dolayısıyla Bilkent Üniversitesi'nin misafir lojmanlarından birini kiraladık. Bu da hepimiz için çok iyi oldu.

Doğurduğum tarihten tam üç hafta önce âdet sancısına benzer sancılarım başladı.Hatta ilk başladığında öğlendi ve ben akşama doğururum zannetmiştim,nerden bilebilirdim üç hafta daha süreceğini? Ha bugün ha yarın derken zaman geçti. Bütün âdet öncesi belirtiler vardı bu haftalar içinde. Sıcak basması, içsel sıkıntı vb...Haftada bir ebem muayene ediyordu, her şey yolundaydı.

Doğurdum doğuracağım derken neredeyse Gail'in dönme zamanı yaklaştı. Bu arada diğer anne benim doğumumdan üç gün önce doğurdu. Uzun, yorucu ama çok güzel bir ev doğumuyla kavuştu o da bebeğine.
Ne kadar rahat olmaya çalışsam da hafiften gerilmeye başlamıştım.Tabii ki Gail doğumuma katılmadan gitmeyecekti ama biletini değiştir, lojmanın tarihini uzat falan derken hesapta olmayan işlerle uğraşmak zorunda kalacaktık. Daha fazla gerilmek yerine bebeğimle konuşmanın daha iyi olacağını düşündüm ve yürekten çağırdım onu.Her şeyin hazır olduğunu, hepimizin onu beklediğini söyledim. Annesini dinleyeceğini biliyordum.

18 Eylül günü sabah ikide kasılmalarla uyandım. Zaten üç haftadır sürmekte olan kasılmalarımın şiddeti artmıştı. Herkes uyuyordu, kimseyi uyandırmadım. Annem ve babam da doğum için bize gelmişlerdi. Biraz dolaştım evin içinde, biraz Amerika'da yaşayan bir arkadaşımla konuştum internette. Zaman tuttuğumda 5 dakikada bir düzenli kasılmalarım olduğunu gördüm. 'Öğlene doğururum herhalde.' diye düşündüm hatta. Sonra saat beş gibi uyuyakaldım ve sabah kalktığımda kasılmalarımın düzensizleştiğini fark ettim. O gün bütün gün boyunca sürdü fakat dediğim gibi düzensizdi.

Akşam yemeği için Gail bize gelecekti.O gün tam 41 hafta bitiyordu.Kasılmalarım olduğu için gelirken ne olur ne olmaz diye doğum çantasını da hazırlayıp getirmişti yanında.Beraber güzel bir yemek yedik.İstersem kalabileceğini söyledi ama ben gitmesini istedim.Kasılmalarım düzenli gelmeye başlarsa Eren alıp gelecekti.O gittikten sonra yattım.Birkaç saat sonra,yine saat sabah tam ikide uyandım.Bu seferki kasılmalar daha kuvvetliydi.Sesime annem ve babam kalktılar.Biraz başımda durdular,sonra yatmaları için ısrar ettim.Başımda beklemelerinin bir anlamı yoktu ne de olsa.Sabah beşe doğru kasılmalar üç dakikada bire düşmüştü.Eren'i uyandırdım ve o da Gail'i getirmeye gitti.

Sabah herkes kalkınca kahvaltımızı yaptık.Bu arada halamı da çağırdım,doğum fotoğraflarımızı o çekecekti çünkü.Evde annem,babam,eşim,halam,oğlum ve ev işlerine yardımcı ablamız vardı.Ama herkes kendi havasındaydı.Öyle olmasını istediğimi çok önceden söylemiştim çünkü.Ben 3 dakikada bir bağırıyor,inliyor sonra bir sonraki kasılmaya kadar evde dolaşıyor,şarkı söylüyor,internette zaman geçiriyordum.Aralarda annem ve halam dönüşümlü masaj yapıyorlardı.Kasılma esnasında masaj istemiyordum.Sadece birisinin,ki bu iş genelde Eren'e düşüyordu, güçlü bir şekilde kalçalarımı iki yandan ortaya doğru sıkıştırmasını istiyordum.Bu şekilde yanlardan bastırmak çok iyi geliyordu.

Oğlumu süreçten tamamen koparmak istemediğimden ve yaşı itibariyle -3 yaşında- olumsuz etkilenmeyeceğini hissettiğimden yanımda kalmasında bir sakınca görmedim,bilakis bunu istedim.Gerçi gün içinde dedesiyle beraber parkta geçirdi zamanının çoğunu ama evde olduğu zamanlarda da öpücükleriyle annesine tam destek verdi.

Sabah 9'da Gail muayene etmek ve açıklığa bakmak istediğini söyledi.Beraber odaya geçtik.Bu muayene doğumun kendisi kadar acı vericiydi diyebilirim.Serviksimin arkada olduğunu ve parmağıyla onu öne doğru getirmeye çalıştığını söyledi.Açıklık ise 2 cm. idi.
Bu muayeneden sonra korkumdan bir daha fazla göz göze gelmemeye çalıştım kendisiyle,tekrar muayene etmesi gerektiğini hatırlar belki diye. :)  Kasılmalar aynı sürede ve şiddette devam ediyordu.
Öğleden sonra 3 gibi korktuğum başıma geldi ve tekrar muayene için uzandım.Açıklık 3 cm olmuştu.Kooskocaa 6 saat geçmişti ve ilerleme sadece 1 cm miydi?Az da olsa moralim bozuldu, ki normalde hafta, cm, gr vb. matematiksel hesaplara takılmam ve inanmam doğal olaylarda.
Akşam 9'a kadar yine aynı tempo devam etti. Bir ara rahatlamak için ılık suyla doldurduğumuz havuza girdim.'Ebelerin epidurali' diye bilinen ılık su maalesef bende beklenen etkiyi yapmadı.Yani girince çok rahatladığımı söyleyemeyeceğim ama yine de içinde biraz vakit geçirdim.

Akşam 9'da Gail tekrar muayene etmek istedi.Bu sefer canım geçen seferkiler kadar çok yanmadı çünkü serviksim öne gelmişti.Bunun iyi haber olduğunu söyledi.Fakat açılma 4 cm.di. 6 saatte 1 cm açılma kuralını bayağı benimsemişti görünüşe bakılırsa bedenim. :) Artık uykusuzluğun da etkisiyle iyice yorulmuştum.Zihnim bulanmaya başlamıştı. Bir kadeh şarap içip yatmamın iyi gelebileceğini söyledi ebem.Zaten o söylemese ben söyleyecektim bunu ona. Gerçekten de şarabı içtikten sonra gevşedim ve bir yarım saat,40 dakika kadar uyudum. Benim epiduralim bu oldu. Kalktığımda Gail'in doktorumla telefonda konuşmakta olduğunu duydum. Doğumun gidişatından kendisini haberdar etmek istemişti.Hastaneye gitmek durumunda kalırsak doktora son anda haber vermiş olmayalım diye,saygısından yani.Doktor hastaneye gidersek suyumu patlatıp bekleyeceğini,doğum hızlanmazsa tekrar sezaryen olacağımı söylemiş.Gail odaya gelip bana bunu söylediğinde moralim iyice bozulmadı desem yalan olur.Yatağın kenarına oturdum kaldım. Biraz düşündükten sonra Gail'in teklifini kabul ettim ve suyumu patlattı. Aynı anda kasılmaların düzenli ve güçlü gelmesine yardımcı olacak bir homeopatik remedi (caulophyllum) aldım ve oksitosin salgılanmasını arttırmak için meme ucu stimulasyonuna başladık hiç durmamacasına. Ben bıraktığımda Eren devam ediyordu ve bu anlar sırasında daha sonra hatırlayıp çok güleceğimiz oldukça komik sahneler meydana geldi. Aslında niyetim suda doğurmaktı ama artık sık sık muayene etmesi gerektiğini ve bunun suda zor olacağını söyleyince ebem maalesef bunu gerçekleştiremedim.

Ve asıl doğum işte bundan sonra başladı. Kasılmalar iyice şiddetlendi ve dalgalar artık adam boyuna vardı. Kendimi bir mutfakta buluyordum bir salonda...En son yatak odasında buldum,nasıl gittiğimi hiç hatırlamadan...Yatağa naylon ve eski çarşaflar serildiğini gördüm ve kimin yaptığını merak ettim bir an. Ikınma hissim gelmemişti daha fakat Gail'in sözünü dinleyerek kasılmaları kaçırmadan,geldikçe ıkınmaya başladım. Bir yere çömeliyordum,bir yatağın üzerinde dört ayak pozisyonunda duruyordum,artık o anda nasıl rahat ediyorsam. Bir ara Gail yatağa sırt üstü yatıp dizlerimi karnıma çekmemi söyledi. Kabul etmedim.Yatarak doğurmak en son istediğim şeydi çünkü.Kısa bir süre sonra şuurumu kaybetmeye başladım. Bunda nefesimi kontrol edemememin de etkisi var. Çok hızlı soluk alıp vermeye başladım ve bir ara bayılacak gibi oldum.
Sanki suyun içinde biri kafama bastırıyor,nefessiz kalıyorum,aklımı kaybediyorum,sonra ebemin veya Eren'in bir sözüyle tekrar yüzeye çıkıyorum.Bir ara 'Ikınamayacağım! Ikınamam Eren anlamıyor musunuz? Felç olurum ıkınırsam.' dediğimi hatırlıyorum.O an koşarak hastaneye gidip sezaryen olmak geldi içimden. Sanki bütün vücudum ortadan ikiye ayrılıyordu. Doğum sonrasında kalıcı bir âraz kalacağından korktum. Gail'in 'Ne diyorsun sen? Bebeğine zarar vermek mi istiyosun?' demesiyle üstüme yine bir deli kuvveti geldi. Eren yatakta oturmuş,ben artık onun bacaklarının arasına çömelmiş vaziyetteydim. Oda karanlıktı. Ebemin elinde bir el feneri ve ayna vardı. Aynaya bakmamı söyledi ve bebeğimin siyah saçlarını gördüm o anda. Bütün gücümü toplayarak,son derece kuvvetli bir biçimde ıkındım bunu görünce ve o anda sanki yaralı bir hayvan böğürerek, göğsümü yırtarak çıktı içimden. O hayvani ses benim sesimdi. Hâlâ o ânı hatırladıkça kendimi ayağa kalkmış, kollarımı iki yana açmış durumda resmediyorum zihnimde, halbuki çömelir vaziyetteydim. Anlatması zor...'Ateşten halka' diyorlar ya başın çıkış ânına,çok doğruymuş, hatta yetersiz bile bence...'Head is out,one more push (Başı çıktı,bir kere daha ıkın.)' dedi Gail.Tekrar bütün nefesimi içime doldurarak var gücümle ıkındım ama gücümün hepsini kullanmama gerek kalmadan, ıkınmamın yarısında bir balığın içimden kaydığını hissettim. O ânı videoya çekmekte olan halamın ve Eren'in 'Geldi geldi!' çığlıklarını duydum. Çıkar çıkmaz göğsüme aldım bebeğimi.Sarhoş gibiydim.Doğum kafası diye bir şey varmış hakikaten. :) Hâlâ görüntüleri izledikçe halime gülüyorum. Eren 'Cinsiyetine bak.' dedi. Bacaklarını araladım ve 'Erkek!' diye bağırdım. Eren de 'Kız!' dedi. Benim gördüğüm kordonmuş meğerse bacaklarının arasında. :) Cinsiyetini bilmiyorduk ama erkek olacağından adım gibi emindim. Kız olması bana hayatımın sürprizi oldu diyebilirim.
Bebeğim çıkıp ağladığı anda oğlum da uykusunda ağlamış.İki kardeş aynı anda...Annemle babam da tam onun odasına gidiyorlarmış,bizim odanın önünde bebeğin ağladığını duymuşlar. Onlar da odaya girdiler. Hepimiz ağlıyorduk. Bir babam öpüyor beni,bir annem,bir halam,bir Eren...'Böyle bir şey olmaz,böyle bir şey olmaz...' diye sayıklıyorum ben,yerde oturmuş kalmışım.Yaklaşık bir 6-7 dakika sonra bir ıkınma hissi daha geldi ve ayağa kalkmak istediğimi söyledim ve küçük bir ıkınmayla plasentayı da doğurdum. Bir kabın içine koyup inceledik. Büyük bir ciğer gibi,üstündeki damarlar ise aynı bir ağaca benziyor. Çok değişik,çok güzel göründü gözüme. Hâlâ derin dondurucuda bekliyor ne yapacağıma karar vermemi. :) Kan akışı durunca Eren kordonu kesti.Yatağa geçtim,bebeğim göğsümde. Hemen buldu memeyi emmeye başladı. O an ne kadar sürdü hatırlamıyorum,sonra Gail aldı bebeği ve ölçüp biçti. :) 3910 gr ve 53 cm. Sonra beni muayene etti,yırtığım yoktu. Bunu büyük ölçüde çömelerek doğurmama borçluyum. Bir de Gail'in doğum sırasında perineme yağla yaptığı masaja.

Tekrar bebeğimi kucağıma aldım. Emmeye başladı ve yaklaşık bir saat boyunca emdi. Bir ara kalkıp duşa girdim ve sonra üçümüz güzel bir uykuya daldık.

Burada sözünü ettiğim kişilerden biri olmasaydı bu doğum böyle olmazdı. Herkesin çok ama çok emeği var.En çok da Eren'in...Başından beri beni sonuna dek desteklediğini hissettirdi.Doğumda en az benim kadar gayret sarfetti.Endişeleri vardı mutlaka ama bana bir kere bile hissettirmedi.Yapacağıma inandı,inanmadığım zamanlarda inandırdı.O bana bir kez daha âşık oldu,ben de ona bir kez daha âşık oldum. Bebeğimle beraber yine ve yeni bir aşk doğurdum.

Evet uzun,yorucu,zor ama evimin sıcaklığında bir o kadar coşku,huzur ve sevgi dolu bir doğum yaşadım.Hiçbir anında 'Keşke...' yok,her anında  'İyi ki...' var.

Doğumun ertesi günü Gail'le konuşurken,'Doğumunu yazacak olursan bütün çıplaklığıyla gerçekleri yaz,süsleyip püslemeden.' dedi. 'Tamam.' dedim.

Ve işte yazdım.




15 Mayıs 2012 Salı

Kitaplığımdan (1)

Kitaplığımdaki doğum,doğal bebek bakımı ve ebeveynlik önerileriyle ilgili olan bazı kitapları paylaşayım istedim sizlerle.Belki ilgilenenlere bir fikir verebilir.Aslında bahsettiğim şekilde bölümlere ayırsam veya bir sıraya dizsem daha iyi olabilirdi ama böyle idare edin,kusura bakmayın artık. :)

 'The Baby Book' gerçekten çok kapsamlı bir kitap.Daha önce burada da kısaca bahsetmiştim.



'İçgüdüsel Doğum' doğal doğumla ilgilenenlerin çok iyi bildiği 'Birthing from within'in Türkçe baskısı.


Bebeklerin katı gıdaya geçişlerine alternatif bir yöntem.Püre yok,kaşıkla beslemek yok...



Hamileyseniz ve hamileliğinizde ve sonrasında diğer çocuğunuzu da emzirmeye devam etmek istiyorsanız bu kitapta her sorunuza yanıt bulabilirsiniz.


Anne karnından başlayarak yenidoğan bir bebeğin zihnine değişik bir açıdan bakıyor,ezberleri çeşitli araştırma sonuçlarıyla bozuyor.


Her anne babanın kesinlikle edinmesi gereken bir kitap.Tek geçiyorum.




Bebek yogası :)






The Natural Child bir başucu kitabı olmayı hak ediyor.




Bu kitabın sırf kült bir kitap olmasından dolayı kitaplığımdaki yerini almasını istedim.Yoksa dilinin ağır olduğunu biliyordum.Beklediğim gibi oldu,okuyamadım. :) Türkçe'ye 'Dokunmanın Mucizesi' adıyla yıllar önce çevrilmiş fakat artık bu baskısı bulunmuyor.Bulunsa da çevirisi çok iyi değil.Yeniden çevrileceği söyleniyor,bekliyorum.




Bence en güzel 'hamilelik ve doğum' kitaplarının başında geliyor.Teşekkürler Yasemin.






 Gebelikten doğuma ve yenidoğan dönemine,karşılaşılabilecek birçok soruna homeopati,aromaterapi,osteopati gibi yöntemlerle yardımcı olmaya çalışıyor.



Bundaki öneriler daha ziyade bitkisel ağırlıklı.Bebeklik ve çocukluk döneminde karşılaşılabilecek hemen her hastalığa bitkisel reçeteler sunuyor.



Emzirme ve anne sütü üzerine okuması eğlenceli bir kitap.


Türkçe'ye 'Daha sade bir hayat' adıyla geçenlerde çevrildi.


1 Mart 2012 Perşembe

Çocuk Eşiği

Yukarıdaki tanım bana ait,benim uydurmam.

Ama var böyle bir şey.Bir çocuğun zor ya da kolay çocuk olarak nitelendirilmesinde çocuğun kendisi kadar ebeveynlerin 'çocuk eşiği'nin de payı var.Hatta bu eşiğin payı daha fazla bence.
Benim uyumlu,huzurlu,sakin bir çocuk olarak tanımladığım oğlum,benim çocuğum değil de çocuk eşiği düşük birinin çocuğu olsaydı eminim ki sıfatlandırılması daha başka olabilirdi.

Ya da çevremdekilerin tam tersi sıfatlarla tanımladıkları çocukları benim çocuğum olsaydı,bugün oğlum için kullandığım sıfatları onlar için de kullanabilirdim.

Çok şükür ki çocuk eşiğim yüksekmiş. :)

El kadar çocukların etiketlenmelerine zaten sonuna kadar karşıyım.İğneyi kendimize çuvaldızı çocuğumuza batırsak?Kötü sıfatlarla nitelendirdiğimiz çocuğumuzun o hale nasıl geldiğini sorgulasak?Yaftayı yapıştırmadan anlamaya çalışsak?Bunun anne karnındaki dönemi var,doğum esnası var,doğum sonrası var,genel olarak yetişmekte olduğu fiziksel çevre var,ihtiyaçlarının tam zamanında ve doğru olarak karşılanıp karşılanmamış olduğu var,maruz kaldığı kimyasallar ve katkı maddeleri var...

Var oğlu var.

İşte bir de biz ebeveynlerin 'çocuk eşiği' var.

O eşik düşükse,çocuk yetiştirmek dünyanın en zor işi gibi gelebilir insana ya da çocuğu dünyanın en zor çocuğu...

Çocuklara pek suç bulamıyorum ben.

Hatta 'Çocuk her zaman haklıdır.' diye bağırasım geliyor bazen... :)

Aşağıdaki şiir Kardeş Türküler'in son albümünden:

Çocuk soru sorandır
Her kavganın ardından barışmasını bilendir çocuk.
Çocuk hesapsızca davranan, korkusuzca konuşandır.
İsyan edendir, “Kral çıplak” diyendir.
Görmezden gelinen gören, bilinmeyeni merak edendir.
Koşan, oynayan, bağıran fütursuzca gülen, yürekten ağlayandır.
Şarkı söyleyip dans eden, şehirler kurup, şehirler yıkandır çocuk.
En sessiz damlara bir kuş cıvıltısı
En karanlık odalara kırların ışıltısını getirendir
Umuttur çocuk
“Çocuk aklı” diye gülüp geçmeyin,
Bir daha bakın her gün baktığınız baka baka ezberlediğiniz tabloya
Bir de bakmışız ki bozulmuş ezber
“Çocuk Haklı”ymış meğer.



16 Kasım 2011 Çarşamba

Küçük,kişisel bir tespit

Çok yakın bir arkadaşıma yazdığım mailin küçük bir kısmını buraya da taşımak istedim nedense:

''En azından biz,bizi geçmişte nelerin olumlu/olumsuz etkilemiş olabileceğinin,geçmişte yaşadıklarımızın bugünkü davranışlarımızı nasıl şekillendirdiğinin farkında olabilen,en azından bunları düşünebilen,değiştiremeyecek olsak bile kabul etmeye çalışanlardanız.Anneliğimin çok başlarında 'çocuğunuza şöyle demeyin,şöyle davranmayın,şu tepkisine karşılık şöyle bir yol izleyin.' gibi önerileri çok saçma ve yapmacık bulurdum.Hala da öyle buluyorum orası ayrı...Diyelim ki çocuk istenmeyen bir şey yapıyor,'Dur bi dakka, ne diyecektik,nasıl davranacaktık bu durumda falan diye kitap mı karıştırıcaz yahu?' diyordum. :) Doğal, olduğum gibi davranmak (sinirli olduğum anlar dahil) en güzeli diye düşünüyordum.Hala da öyle düşünüyorum orası ayrı...:) Demek istediğimi tam olarak anlatabilecek miyim bilemiyorum ama demek istediğim şu ki:Sokma akılla bir yere kadar gidilebiliyor.İnsan istediği kitaptan istediği kadar güzel ebeveynlik önerileri okusun,bunları içselleştiremediği;yani kendisi,geçmişi ve hayatıyla samimiyetle hesaplaşma cesareti gösterip önce kendi yaralarını iyileştirmediği sürece bütün o davranışları sırıtıyor,hepsi yapmacıklığını karşı tarafa hissettiriyor.Dediğim gibi ben de son iki senedir kendi üstüme bu kadar gidip,üzerime yığılanları kaldırmaya çalışmasaydım;dipte kalmış o saf,çocuk ruhumu bulup çıkarmaya uğraşmasaydım,onu ovup okşayıp parlatmasaydım,bu yapmacıklıktan payıma düşeni alacaktım.Ebeveynliğin sadece ailemden ve çevremdeki diğer ebeveynlerden gördüklerimden ibaret olduğunu zannetmeye devam etseydim,evet yine kendimce doğal davranıyor olacaktım ama çok daha sınırlı ve sinirli.Ve ezberci.İçime kazmayı vurup,kürekle kaldıdığım her öğretilmişliğin yerinde oluşan boşluğa kendi özgür irademle öğrendiklerimi,aklıma ve kalbime yatan tavsiyeleri yoğurarak yedirdim.Yine olmuyor mu tahammülsüz veya sinirli olduğum anlar?Tabii ki oluyor.Ama diğer türlüsüne oranla hem daha az,hem daha doğal.Neden daha doğal?Çünkü ezbere değil de ondan.Bana öyle bir davranış karşısında sinirlenmem öğretildiği için değil.O anda içimden gerçekten sinirlenmek geldiği için.O yüzden galiba,çoğu insanın kızacağı şeylere hiç kızmıyorum artık,çoğu kimsenin de kızmayacağı şeylere kızıyorum belki bazen... ''

17 Ekim 2011 Pazartesi

Modern Tıp Dini

Uzun zamandır modern tıbbın artık bir bilim olmaktan çok bir din olduğunu düşünüp duruyordum.Böyle düşünmemi gerektirecek nedenleri dilim döndüğünce anlattığımda Eren'e,yüzüme şaşkınlıkla bakıyordu.Ama hak da veriyordu.Bu önce şaşırma sonra hak verme durumunu son zamanlarda zaten sıklıkla yaşar olduk biz.Başlarda bizzat kendimin bile ön yargıyla yaklaştığı,'Yok artık!O kadar da değil!' dediği sünnet,aşı,evde doğum gibi birçok konuyu derinlemesine -ve daha da önemlisi ön yargılarımdan arınıp,yani 'open mind' olarak araştırıp- inceledikçe,sonunda vardığımız kararlarda hemfikir olduk.Evde,araştırma ve öğrendiklerimi aktarma görevi benim tabii,hak verme görevi de Eren'in. :)

Ne diyordum?Evet,modern tıbbın bir bilim değil din olduğu sonucuna varmıştım.Bu konu üzerinde biraz kafa yoran herkes ikisi arasındaki benzerlikleri zaten kolayca görecektir.İkisinin de temelinin ölüm ve korku üzerine kurulması,ikisinde de uzun yıllardır konuşulan ve tartışılan konular üzerinde bile hiçbir fikir birliği ve kesinlik olmayışı,ikisinin de herkesin kafasına göre yapacağı yoruma açık olması (Nasıl ki her din adamı binlerce yıllık ayet ve hadisleri bile farklı yorumlarsa,her bilimsel çalışma da her bilim adamı tarafından farklı yorumlanır.Bugün yaptıkları ve sonucunun 'kesin' olduğunu iddia ettikleri araştırmaları bile yarın rahatlıkla yalanlarlar.Dolayısıyla her araştırma sadece 'bugünlük'tür.Sağlığınızla ilgili kararları bunlara göre alırsanız,yarın son derece yanlış bir şey yaptığınızı görerek dövünmeniz işten bile değildir.Aşı gibi tıp dininin temelini oluşturan bir konuda dahi iki farklı doktorun bile hemfikir olduğunu görmek zordur misal.),ikisinin de 'niye?' sorusundan zerre kadar hazzetmemeleri,ikisinin de 'dediklerini yapmadığınızda' toplum tarafından anında göreceğiniz mahalle baskısı (son örnek bkz.Zeynep Casali'nin çocuğunu aşılatmayacağını söylediğinde gazetelere çarşaf çarşaf haber olması ve sevgili din pardon bilim adamlarının yani doktorların tıp dininde baskı nasıl olur açık açık gösterdikleri açıklamaları) bu konu üzerinde kafa yormak isteyeceklere belki ilham verici birkaç örnek olarak sayılabilir.

Ben bunları düşündüğüm daha doğrusu kafamda bir sonuca geldiğim sırada Amazon'dan beklediğim kitarplarım geldi.Özellikle iki tanesini dört gözle bekliyordum:'Confessions of a Medical Heretic' ve 'How to Raise a Healthy Child Inspite of Your Doctor?' İkisi de dünyaca ünlü 30 yıllık bir tıp doktorunun,bir pediatristin,Robert S.Mendelsohn'un kitabı.İkisi de dünya çapında çok satan kitaplar.İlkini iştahla açıp okumaya başladığımda gözlerime inanamadım.Durdum.Bir daha okudum.Eren evde yoktu,hemen telefona sarıldım kendim gibi düşünen bir insanın varlığını öğrenmenin,daha da önemlisi bunun bir doktor,yani bu işin içinden bir insan olduğunu öğrenmenin sevinciyle neredeyse ağlayacak gibi olarak:'Ereeen,Mendelsohn'u okumaya başladım.Adam daha kitabın başında ne diyor biliyor musun?'Tıp bir dindir.' diyor.Bütün demek istediklerimi,anlatmaya çalışıp da bazen belki anlatamadıklarımı yazmış.İnanamıyorum!'

İşte beni benden alan o satırlar:

''No wonder children are afraid of doctors.They know! Their instincts for real danger are uncorrupted.Fear seldom actually disappears.Adults are afraid,too.But they can't admit it,even to themselves.What happens is we become afraid of something else.We learn to fear not the doctor but what brings us to the doctor in the first place:our body and its natural processes.

When you fear something,you avoid it.You ignore it.You shy away from it.You pretend it doesn't exist.You let someone else worry about it.This is how the doctor takes over.We let him.We say:I don't want to have anything to do with this,my body and its problems,doc.You take care of it,doc.Do what you have to do.

So,the doctor does.

We don't say we know our doctors are good,we say we have faith in them.We trust them.


Modern Medicine can't survive without our faith,because Modern Medicine is neither an art nor a science.It's a religion.


Our definition of religion identifies it as any organized effort to deail with puzzling or mysterious things we see going on in and around us.The Church of Modern Medicine deals with the most puzzling phenomena:birth,death,and all the tricks our bodies play on us-and we on them-in between.

If people don't spend billions of dollars on the Church of Modern Medicine in order to gain favor with the powers that direct and control human life,what do they spend it on?


Common to all religions is the claim that reality is not limited to or dependent upon what can be seen,heard,felt,tasted,or smelled.You can easily test modern medical religion on this characteristic by simply asking your doctor why? enough times.Why are you prescribing this drug?Why is this operation going to do me any good?Why do I have to do that?Why do you have to do that to me?


Just ask why? enough times and sooner or later you'll reach the Chasm of Faith.Your doctor will retreat into the fact that you have no way of knowing or understanding all the wonders he has at his comment.Just trust me.


You've just had your first lesson in medical heresy.Lesson Number Two is that if a doctor ever wants to do something to you that you're afraid of and you ask why? enough times until he says Just Trust Me,what you're to do is turn around and put as much distance between you and him as you can,as fast as your condition will allow.


The first tool you must have is knowledge of the enemy.Once you understand Modern Medicine as a religion,you can fight it and defend yourself much more effectively then when you think you're fighting an art or a science.Of course,the Church of modern Medicine never calls itself a church.You'll never see a medical building dedicated to the religion of medicine,always the medical arts or medical science.


Modern Medicine relies on faith to survive.All religions do.For how else could any institution get people to do the things Modern Medicine gets people to do,without inducing a profound suspension of doubt?Would people allow themselves to be artificially put to sleep and then cut to pieces in an process they couln't have the slightest notion about-if they didn't have faith?Would people swallow the thousands of tons of pills every year-again without the slightest knowledge of what these chemicals are going to do-if they didn't have faith?''

Evet,işte aynen böyle.Altına imzamı atıyorum ben de.

Temel mesele ne peki?Temel mesele insanoğlunun ölümle 'hastalıklı' bir ilişkisi olması.Bu ilişki böyle devam ettiği sürece 'her türlü din' de var olmaya devam edecektir.

8 Eylül 2011 Perşembe

Siz plasentanızı ne yaptınız?

Şu anda bu yazıyı okuyan çoğu kadının başlıkta sorduğum soruya ne yanıt verdiğini duyar gibiyim:'Hastanede kaldı.Ne yapacaktım ki?'

Maalesef benimki de.

Ama ikincisine en az bebeğime sahip çıktığım kadar sahip çıkmaya kararlıyım.Adı üstünde değil mi zaten?Bebeğin eşi.

Doğadaki çoğu memeli doğumdan hemen sonra plasentalarını yer.Bunu içgüdüsel bir biçimde yaparlar.Hatta kedimin doğumuna yardım ettiğimde kendi gözlerimle de gördüm.Beş tane yavrulamıştı.Kiminin önce başı çıkmıştı,kiminin patisi.(Makat gelişi doğada da sıklıkla görülüyor yani.Acaba insanoğlu mu fazla abartmakta bunu da?) :) Sonuncuyu da doğurduktan sonra çıkan plasentayı silip süpürmüştü.

'Hayvanlar yapıyorsa bir bildikleri vardır.' diye düşünürüm hep.Bunda da var.Çünkü plasentanın içinde doğumdan sonra bir annenin bütün ihtiyacını karşılayacak besinler var.Demir deposu olmasının yanında,B6 vitamini ve oksitosin hormonu bakımından da çok zengin.

Ben dememiş miydim ikinci doğumumda aynı bir hayvan gibi davranacağım diye?Yani evet,ben bir kısmını yiyip,bir kısmını kapsüllemeyi planlıyorum.

'Plasenta encapsulation' dünyanın birçok ülkesinde birçok anne tarafından yapılıyor.Hatta son zamanlarda Avrupa ve Amerika'da da iyice yaygınlaşmaya başladı.Bu kapsüllere 'mutluluk kapsülleri' adını verenler var.Çünkü tecrübe edenlerin hepsi lohusalık depresyonu yaşamadıklarını,sütlerinin bol olduğunu,kendilerini daha enerjik ve 'normal' hissettiklerini,bebeklerinin ise gaz,huzursuzluk vb. sorunları daha az yaşayıp daha mutlu bebekler olduğunu söylüyor.

Geleneksel Çin Tıbbı'nda zaten binlerce yıldır uygulanmakta olan bir yöntem bu.Plasenta,önce çeşitli baharatlarla haşlanıp,sonra küçük parçalara ayrılıp,ardından düşük ısılı bir fırında uzun süren bir pişirme daha doğrusu kurutmadan sonra toz haline getirilip bitkisel kapsüllere dolduruluyor.Daha sonra isteğe bağlı tüketiliyor.

Eğer plasentanızdan faydalanmaya karar verdiyseniz 'encapsulation' tek yöntem değil.Küçük parçalara ayırıp meyvelerle karıştırarak kendinize güzel bir smoothie hazırlayabilirsiniz.Homeopatik bir remedy veya plasenta kremi yapabilirsiniz.(Yıllar önce öğrenmiştim plasentanın cilde çok iyi geldiği bilgisini.Hatta yurt dışında bazı hemşirelerin doğumdan sonra atılacak olan plasentayı alıp yüzlerine sürdüklerini duyduğumda çok şaşırmıştım.'Atılacak' lafın gelişi elbette,yoksa değerli bir tıbbi atık olduğu için plasentalar kozmetik firmalarınca toplanmakta ve zor ulaşılan pahalı kremlerin yapımında kullanılmaktadır,aynı sünnet derisi gibi.) İnternette biraz araştırırsanız,çorbasından makarnasına,birçok plasentalı tarif de bulabilirsiniz.

Hiçbir şey yapamıyorsanız ya da yapmak istemiyorsanız bile plasentanın üstündeki damarların aynı bir ağaca benzemesinden ilham alıp,yine yurt dışında birçok ailenin yaptığı gibi,aileniz için bir ağaç dikip altına gömebilirsiniz.

Bu konu ilginizi çektiyse buyurun lütfen,ilgili birkaç site ve bir video:

http://www.placentanetwork.com/

http://www.placentabenefits.info/

http://www.placentamom.weebly.com/

http://www.drmomma.org/2010/08/happy-pills-placenta-encapsulation.html




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...